araştırma arşivi · 2017-02-22

14 milyonda 1: mercury curtain

her şeyi geride bırakıp, her ne sebeple veya nereye olursa olsun, sadece gitmek fikrini anlamak için yola çıktığımda, birtakım tesadüfler…

14 milyonda 1: mercury curtain

her şeyi geride bırakıp, her ne sebeple veya nereye olursa olsun, sadece gitmek fikrini anlamak için yola çıktığımda, birtakım tesadüfler karşıma bu üç kişiyi çıkardı: raja bey, ahmad ve touseef. bir gurbetçi, bir sığınmacı ve bir kaçak göçmen. geçmişlerinin neden ve nasıllarına dair muhabbet ettiğimiz günler esnasında; her birinin şimdiki zamanlarında, hayatlarını sonsuza kadar değiştirecek şeyler yaşanacaktı. bu hikaye, hayatın hayali sınırlarından cıva gibi geçip giden sıradan insanlarla ilgili.

yalnızca bir ülke vatandaşı olduğunuzda insan haklarına sahip olabileceğiniz modern dünyada birazdan okuyacağınız hikaye tanımlanamayacak bir umudu, öfkeyi, onursuzluğu, mutluluğu ya da zaferi anlatıyor olabilir. 14 milyonda 1 kişinin hikayesini.

raja bey’in anonimleştirilmiş portresi.
(fotoğraf öyküsü/yazı: cihan demiral/140journos, fotoğraf editörü: kürşad bayhan/140journos)

hikaye sözlüğü

agent/ajan: yasa dışı göçmenlerin insan kaçakçılarına verdiği evrensel takma isim.

safe house: yasa dışı göçmenlerin yaşadığı, çoklukla insan kaçakçıları tarafından işletilen evler.

fabrika: çalışma izni olmayan veya yasa dışı göçmenlerin aylık 500 ila 800₺ karşılığı çalıştığı atölyeler.

outpass: kimi ülkelerin, yasa dışı göçmen statüsündeki vatandaşlarını geri kabul etmek için zorunlu kıldığı belge. ilgili ülkelerin konsoloslukları tarafından sağlanıyor.

raja bey ve mukhtar hanif’in ölümü

raja bey, çok kalamayacağını ve acil bir işinin olduğunu söyleyerek masaya oturuyor. bir ufak çay boyunca konuşuyoruz. istanbul’da bir iş kurma hayalinin, ajanlar tarafından baltalanışını anlatıyor: “iş ortağı olarak yaklaştılar, planladığım şirketim için yatırım yapacaklarını söylediler ama birlikte bir toplantı için kıbrıs’a gittiğimizde pasaportuma el koydular.” tipik insan kaçakçıları, ama neden yasal göçmen statüsünde türkiye’de yaşayan bir azad keşmirliyi hedef alırlar ki? bugün bile, özellikle tüm yaşananlardan sonra, hala anlam veremediğim devasa bir soru bu. “şimdilik fazla ortalarda görünmeyip, pasaportumu geri vermelerini bekliyorum” diyor. polise gidip, pasaportunun çalındığını söylemesini tavsiye ediyorum. konu dağılıyor, anlatmak istediği başka bir şey var: “sana türkiye’de öldürülen bir göçmenin hikayesini anlatacağım ama şimdi gidip cenazesini karşılamam lazım”

raja bey, ikinci buluşmamızda altı saat kadar süren muhabbetimizde mukhtar hanif’in ölümüyle ilgili elindeki tüm veriyi benimle paylaştı. konuşmamızın içinden önemli bularak not aldığım anekdotlar eşliğinde, sadeleştirilmiş bir dökümünü aktarıyorum.

mukhtar hanif’in tarihi belirsiz bir fotoğrafı.

hanif, 33 yaşında; pakistan’ın gucranvala şehrinden, üniversite eğitimli genç bir adam. üç pakistanlı arkadaşıyla birlikte, iş olanakları ve daha iyi bir yaşam hayaliyle avrupa’ya yasa dışı bir şekilde ulaşmak için, iranlı ajanlar ile yola çıkıyor. abisi ile en son 2 aralık 2016 tarihinde bir telefon konuşması yapıyor: doğubeyazıt’a vardığını, biraz hasta olduğunu ve bir tekneye binmek üzere beklediklerini söylüyor. raja bey’in öğrendiğine göre hanif ve arkadaşları, türkiye’ye giriş yapabilmek için günlerce dağlarda yürümüş, ancak isabetli bir rota belirlemesi mümkün olmadı. ertesi gün abisi, iki afgan ajan tarafından aranıyor: hanif’i tedavi ettirmek üzere hastaneye götüreceklerini aktarıyorlar. kardeşiyle konuşma şansı bulamıyor, ‘çok hasta’ diye geçiştiriliyor. 4 aralık 2016’da hanif’in cesedi iran sınırı yakınlarında bir bataklıkta bulunuyor; kırık bir burun ve yüzün çeşitli bölgelerinde ezilme benzeri travmaların gözlemlenebildiği bir otopsi fotoğrafı çekiliyor. bu esnada, hanif’in yol arkadaşlarıyla tüm iletişim kopuyor. hanif’in cenazesi, erzurum’a gömülüyor.

9 ocak 2017’de raja bey’in telefonu çalıyor: arayan hanif’in birleşik krallık’ta yaşayan amcası, bir gazeteci. bu noktada kendisini durdurup ‘neden sizi aradılar, aileyi tanıyor musunuz’ diye soruyorum. raja bey, iç çekerek: “işte, şu an hayatımdaki en büyük sorun bu. ne zaman pakistanlı veya azad keşmirli birinin başı belaya girse veya bir şekilde yardıma ihtiyacı olsa, bir şekilde benim telefonumu buluyorlar. hayır diyemiyorum. nasıl hayır diyebilirim ki? tek yaptığım şey bu: buraya gelen, hiç tanımadığım birilerine yardım etmek. hayatım buna dönüştü.”

daha sonra raja bey’i tanıyan, istanbul’daki pakistanlı veya keşmirli komüniteden insanlarla konuştuğumda herkesin kendisinden ‘raja amca’ diye bahsettiğini fark ediyorum; türkçede olduğundan bir kademe üstte bir saygı ifadesi.

devam ediyoruz. hanif’in amcası, cenazeyi sahiplenmek için 15 aralık 2016’da türkiye’ye geliyor. mahkeme ilk başta amcanın tüm taleplerini reddediyor, ancak daha sonra bir savcı “bu fotoğraflar arasından yeğenini bulursan yardım edeceğim” diyerek cep telefonundan bir otopsi galerisi gösteriyor. hanif orada. 19 ocak 2017’de cenaze mezardan çıkarılıyor. raja bey, bu sefer biraz kızarak: “amcasına ölüm sebebini öğrenmek için 40 gün daha beklemesi gerektiğini söylemişler. cenazeyi sonsuza dek memleketine götüremeyeceğinden korkup istememiş. bir soruşturma olup olmadığını dahi bilmiyoruz” hanif’in cenazesini 20 ocak 2017’de raja bey ve hanif’in amcası istanbul’da karşılayıp lahor’a gönderiyor.

raja bey’in iki yasa dışı göçmen ile paylaştığı, fındıkzade’deki bodrum katı dairesinin yatak odası. ev artık boş.

sabah sekiz suları, 24 ocak 2017: ilk gördüğüm şey telefonumun ekranındaki çeşitli uygulamaların köşelerine serpiştirilmiş kırmızı noktalar; içlerindeki sayılar git gide artıyor. bildirimleri okumaya çalışırken telefon tekrar çalıyor, uyanıyorum. raja bey: “cihan, bana yardım etmelisin, havaalanında polis tarafından tutuluyorum” önceki gün sirkeci’de bir kafede tüm ısrarlarıma rağmen “şimdilik polise gitmeme gerek yok, elimde [ajanlar ile ilgili] kanıtlar var” deyişini hatırlıyorum. “avukat bir tanıdık bulup sizi arayacağım, sakin olun” deyip kapatıyor ve gerçekten uyanıyorum. olay şu: raja bey’in pasaportunu çalan ajanlar, sabah evine geliyorlar. “pasaportuna fransa vizesi aldık, ya bugün bu uçağa binip gidersin [fiziksel bir bileti pasaportun arasına sıkıştırmışlar] ya da bize beş bin euro ödersin” diyorlar. bu iki seçenek arasından raja bey, bir daha geri dönmemek üzere tüm eşyalarını toplayıp havaalanına gitmeyi içeren senaryoyu seçiyor. ajanların pasaporta bastığı vize, doğal olarak, rakı olsa kör edecek kadar sahte. gözaltı debelenişleri, avukat ve tercüman eşliğinde titizlikle oluşturulan ifade ve salıverilme umuduyla geçen bir haftanın ardından idari mahkeme, resmi belgede sahtecilik suçundan davasını beklemek üzere raja bey’i erzincan’a gönderiyor.

raja bey, burhan’dan bahsederken.

raja bey, 60 yaşında; azad keşmir’in khuiratta şehrinden bir psikolog, gazeteci/yazar ve politik aktivist. cemmu keşmir özgürlük cephesi’nin kanaat önderlerinden biri olduğu için aldığı ölüm tehditleri yüzünden eşi ve üç kızını geride bırakarak kasım 2016’da temelli kalma niyetiyle istanbul’a gelmiş. uzlaşmacı olarak yer aldığı bir rehine krizi; takas anlaşması sağlanamayıp, örgüt tarafından pakistanlı bir generalin öldürülmesiyle sonuçlanmasını takiben 22 yılını birleşik krallık’ta hapiste geçirmiş ve 2005 yılında çıkmış.

istanbul’a ilk defa 2012 yılında, oğlu burhan’ın yürüme ve konuşma terapisi için gelmiş. azad keşmir’e döndükten birkaç yıl sonra raja bey ve eşi, bir gün burhan’ı hareketsiz bir şekilde yerde bulmuşlar. islamabad’daki bildikleri en büyük hastaneye gittiklerinde doktorlar sadece iç kanaması olduğunu, yoğun bakımda kalması gerektiğini söylemiş. iki günün sonunda burhan, beş yaşında hayatını kaybetmiş. raja bey’in kişisel olarak yayımladığı ‘burhan: short life, long story’ adlı bir kitabı var.

ahmad, sabah namazı için uyanıyor.

reyan’ın doğumu

bağcılar’da bir hastanenin kadın doğum katında yerlerde yuvarlanan bir çocuk (aves) ve yaptığı her şeye yarım gülümseyerek tepki veren bir adam (ahmad) ile karşılaşıyorum. ailenin annesi (şahida) muayenede, bebeğinin ilk ultrasound’unu çektiriyor. beklerken bir anda pakistan’ın ekonomisi, dinleri ve ezilenleriyle ilgili bir muhabbet kendiliğinden oluşuyor; ilk defa tanışan insanlar için biraz riskli konular ama olsun, öğreniyorum. bebek erkek ve sağlıklı, doğum için bir hafta sonrasına tarih veriyorlar ama başka bir hastanede gerçekleşecek. reyan doğmadan bir gün önce evlerinde kalıp kalamayacağını soruyorum: “neden olmasın, gel” diyorlar.

ahmad ve altı kişilik ailesinin, pakistan’ın aynı köyünden gelen üç göçmenle paylaştığı sultangazi’deki iki odalı gecekondu.

sultangazi’deki gecekonduda elektrikli sobanın tesir etmediği tüm köşeler, sabahın altısında otobüse binmek kadar soğuk. önce reyan’ın da doğumuyla altı kişiden oluşacak ailenin tek odasında herkesle selamlaşıyorum. amina ve hamza, ahmad’in büyük çocukları, kocaman akıllı gözler ve tertemiz bir ingilizceyle muhabbete katılıyorlar. okul? “okumak istiyoruz” arkadaşlar? “mahallede pek insan yok” aves, annesinin cep telefonundan çizgi film izliyor. amina fotoğrafçılık ile ilgili pür meraklı sorular soruyor, belki o da bir gün gazeteci olmak isteyebilirmiş (gazeteci olmadığımı söylemedim). hamza’nın kendinden emin, neredeyse sorumluluk sahibi bir gülüşü var. bu çocukların fotoğraflarını çekmek için o an ölüp bitiyorum ama saat çok geç ve önce daha fazla muhabbet etmemiz lazım.

ahmad, çay içmemiz gerektiğine kanaat getiriyor. şahida, bir insan ne kadar hamile olabilirse o kadar hamile haliyle yer yatağından doğruluyor. biraz endişeyle “ben yapayım?” teklifim, misafir olduğum için hiçbir şey yapmamam gerektiği kararıyla eleniyor. evin diğer odasına gidiyoruz; üç tane çok uykulu adam görüyorum. biri tekstil işçisi, biri inşaat ustası, diğeri şimdilik işsiz ama pakistan’ın usta altın ve gümüş zanaatkarlarından biri olduğunu söylüyorlar (bunun üzerine gözlerini devirip yatağa uzanıyor). pakistan usulü çok tatlı ve sütlü çaylar eşliğinde para kazanmanın yollarından bahsediyoruz. istanbul’da iş bulmak? “pakistanlıya iş vermek istemiyorlar” maaşlar? “bazen ödemiyorlar” ama bir şekilde geçiniyorlar. birisi yataktan doğrulup mandalina soymaya başlıyor. diğeri muhabbetten vazgeçip uyuyor. ahmad, abd’ye gitmem gerektiği çünkü orada çok para olduğuyla ilgili bakış açısını benimle paylaşıyor. uyumadan önce elektrikli sobayı kapatıyorum.

şahida, reyan’ın doğumu için alibeyköy’de bir hastanede ameliyathaneye alınmadan önce.

gözlerimi açtığımda ayak ucumda namaz kılan iki adam görüyorum. içerden sabah uyanma sesleri. elektrik sobasının ışığıyla o an güzel görünüyor, fotoğraf çekmek için kameramı elime alıyorum, buz; ekranından bakıyorum, buğu. ahmad’i abdest almaya giderken görüyorum. evden çıkmadan önce mutlaka yapmam gereken bir şey var: amina’yla hamza uyandı mı? “onlar birkaç saat önce çıktı, tekstil fabrikasına işe gittiler. ne yapalım, kış, para lazım.”

aves, bağcılar’da bir hastanede annesinin muayeneden çıkmasını beklerken sıkılıyor.

karlı bir günde alibeyköy’de bir hastaneye gidiyoruz; ilk defa gittiğim bir yer olduğu için sürekli arka planda çalışan google maps telefonumu ve ellerimi ısıtıyor. reyan doğacak, adını hamza seçmiş. hastanedekiler yarım ingilizceyle anlaşmaya üşendiği için doktor ve hemşireler için şahida’yla ilgili bilmeleri gereken her şeyi öğrenip gerekli kişilere aktarıyorum. sünni müslüman bir kadının utancı çeviride kayboluyor.

reyan, doğduktan bir hafta sonra yüksek ateş ve bebek sarılığı nedeniyle doktor gözetiminde, küvözde uyuyor.

ertesi gün aynı odada bekliyoruz. aves, onlarda kaldığım akşam bana fırlattığı (uzun hikaye) arabasıyla yerde oynuyor. birkaç saat sonra bir hemşire reyan’ı getirip yatağın ortasına bırakıyor. tebrikler, bir erkek çocuğu babası oldunuz? yok. ahmad, aves ve ben gidip bebeğe bakıyoruz. hayatımda ilk defa yepyeni doğmuş bir bebek görüyorum, çok huzurlu ağlıyor. ahmad yarım gülümsüyor.

ahmad, paradan bahsederken.

ahmad, 45 yaşında; pakistan’ın nankana sahib şehrinden bir aşçı. yolculukları başladığı sırada reyan’a 5 aylık hamile olan eşi şahida (35), kızı amina (14), oğulları hamza (13) ve aves (3) ile birlikte eylül 2016’da iran üzerinden önce sığınmacı olarak doğubeyazıt’a, daha sonra yeni bir hayat kurma umuduyla istanbul’a gelmişler. pakistan adalet hareketi partisinin bir üyesi olan ahmad; politik baskı, gelir adaletsizliği ve terör saldırıları nedeniyle göç etmeye karar verdiklerini söylüyor. yola çıkış amaçlarının en başından beri türkiye olup olmadığını sorduğumdaysa ahmad şöyle yanıtlıyor: “evet, çünkü türkiye’nin sığınmacılara yardım ettiğini duyduk.”

touseef, geçici olarak kaldığı bir arkadaşının, semtini belirtmek istemediği evinde.

touseef’in fikir değişikliği

etrafını çok hafif alaycı gözlerle izleyen ama yapacak hiçbir şey bulamadığı için çok sıkılmış bir adam; türkiye’deki çayı sevdiğinden (kava, yani sade çay), üniversite yıllarından, eşi ve çocuğundan, gelecek hayallerinden bahsediyor. touseef ile hayatla ilgili rastgele şeylerden konuşarak birkaç gün geçiriyoruz; arada bir aynı anda hem ciddileşip, hem dalgınlaşarak türkiye’ye yolculuğu ve yasa dışı göçmenler ile ilgili bildikleri veya gözlemlerini anlatıyor. sadece beş aydır istanbul’da ve türkçede öğrendiği ilk laf: “yok yok” hala safe house’larda yaşayan tanıdıkları olup olmadığını soruyorum. “evet, elbette, bildiğim herkes orada” diyor. altmış kadar yasa dışı göçmenin tek bir dairede yaşadığı, tuvaletin kapısı açık kaldığında gözleri yanarak uyandığı ortamları anlatıyor. uzun bir hesap-kitabın ardından benim safe house’a girmemin pek mümkün olmadığı sonucuna vardıktan sonra aklıma bir fikir geliyor: “içerde bir arkadaşın tehlikeye girmeden bize fotoğraf gönderebilir mi?” touseef: “evet, elbette, herkesin cep telefonu var.”

touseef, evine geri dönmekten bahsederken.

touseef, 31 yaşında; azad keşmir’in dungi şehrinden ıt mezunu genç bir adam. aslında avrupa’ya ulaşmak için, eşi ve on altı aylık kızını geride bırakarak yola çıkmış; türkiye’ye iran üzerinden yasa dışı yollar ile giriş yaptıktan sonra, ajanlar tarafından doğubeyazıt’ta kaderine terk edilmiş. yolculuğuna devam etme umuduyla ekim 2016’da istanbul’a gelmiş ve aylarca fabrikalarda çalışıp, safe house’larda kalmış. şubat 2017’de tanıştığımızda, burada kendisi için hiçbir şey olmadığına ikna olup, yenilgiyi kabullenerek evine geri dönmeye karar vermişti.

iran sınırını geçerken çantasını kontrol eden polisin kendisine söylediği şeyi asla unutmayacağını söylüyor: “sen iran’a gelmiyorsun, başka bir yere gidiyorsun!” polis, touseef’in çantasındaki jogger’ları fark ediyor. sınırları yasa dışı yollarla geçmek için uzun mesafeler yürümesi gerekebilen yasa dışı göçmenlere, ajanların ‘mutlaka yanınıza alın’ dediği eşyalardan biri. anlatmaya devam ediyor: “o an orada vazgeçebilir ve dönebilirdim ama yapmadım, yola devam etmeye karar verdim. eşimi ve ailemi ilk defa iran’a geçtikten sonra aradım. ne yaptığımı duyduklarında hepsi telefonda bana bağırıyordu. ama ikna olmuştum, ajanlara göre avrupa’da harika bir yaşam ve çok para vardı.” yolculuk için ajanlara ne kadar ödediğini sorduğumdaysa şöyle yanıtlıyor: “on beş bin pakistan rupisi. hayatımın en pahalı dersi.”

aksaray’da bir safe house’ta çekilmiş cep telefonu fotoğrafı

touseef ile whatsapp başındayız. anonim kalmak isteyen pakistanlı yasa dışı göçmen bir arkadaşı, söylediğimiz yerlerden bize fotoğraflar gönderiyor. el sallayan, bazen şüpheyle kameraya bakan insanların göründüğü çok düşük kaliteli görseller art arda geliyor. ranzalar, dalgalar boyu yorganlar, perdeler ve isli tencereler. konum bilgisi silinmiş 41 tane dosyayı, touseef’in seslendirmesi eşliğinde izliyoruz. “peki, video gönderme şansı olabilir mi?” diye soruyorum, arkadaşı “internet paketim bitmek üzere” deyip bize yanıt vermeyi kesiyor.

doğum gününden birkaç gün sonra touseef, geri dönmeye dair planını kesinkes gerçekleştirmeye karar veriyor. telefonda daima endişeli bir ses olarak var olan birleşik krallık’taki abisi dönüş biletinin parasını anında gönderiyor. touseef, ailenin küçük çocuğu; istanbul’daki amaçsız günleri boyunca ablasının azarlayan facebook mesajları ve bazen barışıp dertleşmeleri ona eşlik ediyor.

konsolosluktan, pakistan’a uçmasını sağlayacak belge olan outpass’i ancak mart ayında verebileceklerini söyledikleri için bu adımı atlayarak direkt bilet alıp gidebileceğine kendisini ikna ediyor. ama tam olarak öyle değil. gümrük polisi, pakistan’ın outpass’i olmayan hiç kimseyi uçağa bindirmemelerini istediğini söylüyor. uçuşuna dört saat kala pakistan konsolosluğu’na, ikna edene kadar yalvarmak gibi bir planla koşturuyoruz.

touseef, pakistan konsolosluğu’nda evine geri dönmek için ihtiyacı olan outpass belgesi talebinin sonucunu bekliyor.

touseef gişedeki görevliye benim de anlayabilmem için ingilizce olarak “eğer bu akşam uçağa binmezsem kendimi öldüreceğim” diyor. görevlinin urduca verdiği yanıtı touseef daha sonra benim için çeviriyor: “buraya gelerek zaten kendini öldürdün.” dramatik.

görevli, touseef ve bir şekilde görünmez olduğuma ikna olmuş beni yukarı çağırıyor. urduca birkaç dakika tartışmanın arasından sıyrılıp kendimi tanıtıyorum. görevli daha verimli bir konuşma olacağını düşünmüş olacak ki, türkçe anlatmaya başlıyor: “bak, bunun gibi bir tanesi buraya mutlaka her gün gelir ama kendisinin anlamadığı bir şey var. sana şimdi bir excel dosyası göstereceğim [gösteriyor], burada yedi bin insan var [gerçekten var], outpass’leri sırayla dağıtabiliyoruz çünkü her biri adli kontrol gerektiriyor. bak, [bacağını kaybetmiş birinin fotoğrafını gösteriyor] bu adam da evine dönmek istiyor, fabrikada sakatlanmış. e, bu adamdan daha mı acil bunun geri gitmesi, sen söyle? adil olmak zorundayız, biraz sabretse zaten gidecek [haksız değil], niye bilet alıyor ki?”

uçuşuna iki saat kala seyahat acentesinde yarım kilo kuru pasta karşılığında (uzun hikaye) hiçbir ücret ödemeden touseef’in biletini 13 şubat 2017’ye erteliyoruz.

touseef, taksim’deki bir seyahat acentesinden islamad’a tek yönlü uçak biletini aldıktan sonra.

14 şubat 2017 gecesi touseef’ten bir whatsapp mesajı aldım: “kardeşim, güvenli bir şekilde eve vardım. tüm yardımların için teşekkürler. allah senden razı olsun.”

ahmad ve şahida’yla en son konuştuğumda yeni bir kiralık ev bulmak ve amina ile hamza’yı okula yazdırmak istiyorlardı.

raja bey’den son bir aydır haber alamadım.

son bir haftadır, evlerinin perdelerinin olduğu fotoğraflara bakıp duruyorum.

pakistan’dan gelerek istanbul’da yaşama tutunmaya çalışan insanların hikayelerini fotoğraflayan cihan demiral anlatıyor: