elektrik, su ya da kanalizasyon olmadan, köprü altında ve terk edilmiş inşaatlarda yaşayan 9 kişilik bir aile. stefan bladh’ın objektifinden 7 yıl boyunca fotoğrafladığı kaplan ailesinin hikayesi.


istanbul. 15 eylül 2002. kaplan ailesinin evinde geçirdiğim ilk gece. tespih taneleri gibi dizilmiş bir şekilde, birinin ayağı diğerinin yüzü sıra yatıyoruz. ben en sonda, ailenin en büyük erkek çocuğu 20 yaşındaki ali’nin ardında. ailenin babası 40 yaşındaki hüseyin ise diğer tarafta horluyor. küçük çocuklar arada sıkışmış durumda. üzerimizde trafiğin çınlayan sesi, yazın sonundayız; hava nemli. otelden çaldığım battaniyeyi burnumun üzerine çekiyorum ama bu acı soğuğu, çöp, sidik ve yağlı yemek kokusunu durdurmaya yetmiyor. bunun da ötesinde otobanın kokusu, egzoz dumanı, asfalt, yanık lastik kokusu…
oradan buradan bulunmuş halı ve battaniyelerin üzerinde uyuyoruz. altımızda viyadüğün betonu zemini. gece zifiri karanlık, sokak köpeklerinin çöp kutularının içinde ve dışında fare kovalamalarını dinliyorum, buna eşlik eden yabancıların ayak sesleri de var.
sabah gözlerime vuran güneş ışığı ile uyanıyorum. 1 yaşındaki bebek hasan ağlıyor ve 16 yaşındaki ablası adile onu kucağına alıyor. hüseyin “günaydın stefan” diyerek kocaman gülümsüyor, eksik dişlerini görüyorum. kızları yemeği hazırlarken oturuyor ve bir sigara yakıyor. bana küçük bir bardakta şekeri dibine çökmüş bir çay ikram ediyorlar. yanında da bir beyaz ekmek. ben, hüseyin ve ailenin annesi ayşe yiyoruz, çocuklar da bizi seyrediyor. ekmek somununu yalnız başıma bitiremeyeceğim konusunda ısrarcı olunca, uzunca düşünüp yemem için ısrar ediyorlar, sonunda benden kalanı çocuklara veriyorlar. çocuklar kendilerini ekmeğe fırlatıyor, ite kaka yiyorlar.


kahvaltıdan sonra herkes işe çıkıyor. en küçükler 8 yaşındaki şehriban ve 6 yaşındaki aliye dilenmek ve mendil satmak üzere yürümeye başlıyor. 12 yaşındaki nazlı, 10 yaşındaki zübeyde ve 14 yaşındaki aynur ise yoldan geçen arabaların camlarını silmek için sabunlu su şişelerini yanlarına alıyor. adile hasan’ı sırtındaki bir kesede taşıyor. dilenecekler ve bitki toplayacaklar. bazen, çok fazla yürüdüklerinde birbirlerine sarılıp bir kuytuda uyuyorlar. hurda, bakır ve tel toplamakla sorumlu 18 yaşındaki mehmet bugün davul ve zurnayı yanına alıyor, babasıyla birlikte fatih’te çalacaklar.



ali sulukule’ye gidiyor. ben ayşe ve annesi evde kalıyoruz. bol bir kazak, koyu uzun bir etek ve bir başörtüsü var üzerinde. ellerini ateşin üstünde tutarak ısıtıyor, ağrıyan omuzları, kalçası, şişmiş diş etleri ve dişlerinin arasındaki boşluklar… bana yaptığı o kadar doğumdan sonra artık her yerinin ağrıdığını anlatıyor. 36 yaşında, 9 kez çocuk doğurmuş.
“hayatımın hiç bu hale geleceğini hayal etmezdim. ilk çocuğumu 14 yaşımda doğurdum, kendim daha çocukken. şimdi geriye bakınca daha dikkatli olmamız gerekirmiş diye düşünüyorum ama gençtik ve neyin doğru olduğunu bilmiyorduk. tüm hayatım çocuklarıma bakmakla geçti, bu beni mutlu ediyor, onlar benim dünyam. durumumuzun düzeleceğini zannetmiyorum maalesef, ama çocuklarımın hayatı bizimkinden iyi olur diye umuyorum. umudumu koruyorum. fakirliğimizi kabul ediyorum ve burada yaşadığım pek çok şeyden acı duyuyorum. kızgın olmanın bir faydası olmuyor. hayatını arayışa adamalısın stefan. tüm gerçekler sevgiyle ilgili.”



özür dileyerek benden bir sigara istiyor. bu bir sır, hüseyin burada olmadığı ve sigara içtiğini göremeyeceği için. bana ailemi soruyor. türkçe konuşma çabama gülüyor ve 26 yaşında olmama rağmen hiç kız arkadaşım ya da çocuğum olmaması karşısında şaşırıyor.
birden, beyaz bir araba köprünün altındaki boşlukta beliriyor. bizden yaklaşık 20 metre ilerde duruyor ve içinden şık bir takım elbiseli zayıf, bıyıklı bir adam iniyor. bana doğru yürüyor. kaba bir şekilde burada ne aradığımı ve neden bir fotoğraf makinesi taşıdığımı soruyor, bir yandan elini sallayarak “gazeteci misin?” diye soruyor. “hayır aile dostlarıyım.” bana gitmemi söylüyor, ben itiraz edince ayşe’ye dönüyor ve türkçe bir şeyler bağırıyor. ayşe de ona bağırıyor, çığlıkları onu arabasına dönmeye zorluyor. birbirlerine söyledikleri sert sözler arabanın kapısı kapanana kadar dinmiyor.


birkaç gün sonra yanlarına döndüğümde ailenin moralinin bozuk olduğunu görüyorum. biri oraya gelip buradan göndermeye çalışmış. bir kısmı yanmış kilim ve kıyafetleri gösteriyorlar bana.



yine de, kaplan ailesi olduğu yerde kalmaya devam ediyor. hiçbir haklarının olmamasından yorgun ve harap düşmüş ama yaptıkları seçimden dolayı gururlu. hüseyin “gidecek başka yer yok. istanbul’a çalışmaya gelmiştik, burada sahip olduğumuz tek şey bu. türk olmaktan gurur duyuyoruz ama burada demokrasi yok. yasal haklarımız yok burada,” diyor. çocuklar dilenmeye çıktıklarında sık sık tutuklandıklarını, polislerin onları coplarıyla dövdüğünü anlatıyor.


gettoda yaşamak yerine rahatsız edilme olasılıklarının daha düşük olduğu çıplak gökyüzü altında uyumayı tercih ediyorlar. ayşe “getto pis ve kaba” diyor. “orada yaşamaya çalışmak yerine yolculuk etmeyi tercih ediyoruz. sulukule’de suç var, fuhuş var, kavga var. biz temiz bir hayat istiyoruz. özgür olmak istiyoruz.”
kaplan ailesinin üyeleri inançlı müslümanlar, aleviliğe mensuplar. ailenin babası hüseyin sıklıkla inanışlarından ve fakirliğe bakışının allah’la olan ilişkisiyle bağlantısından bahsediyor. yüksek bir akli farkındalığa ulaşmak ve bir “abdal” olmak istiyor. dünyaya şefkat, anlayış ve sevgi yayan aydınlanmış kişiye alevi inancında abdal deniyor. imam ali, sufi şairler, pir sultan abdal ve hacı bektaşın öğretilerinden gelen bir inanış.
“tüm dinler aynı şeyi istiyor, sorun insanla ortaya çıkıyor, ‘hayat körü’ olan ve dünyevi sahipliklerle çok fazla zaman harcayıp sevgi ve dayanışma ile olan bağını yeniden kuramayan insanlarla. gerçek fakirlik, daha büyük bir şeye inanmadan yaşanan hayattır. inancına güvenmeyi öğren ve ufkun ötesinde ne olduğunu göreceksin. insanlar cahil. anlamdan yoksun bir hayat yaşıyorlar. yirmi yıl okula gidiyorlar ve gerçeklik hakkında hiçbir şey öğrenemiyorlar yine de. yaşama şeklimiz dünya hakkındaki farkındalığımız konusunda bize daha fazla şey kazandırdığına inanıyorum bazen. şimdiki zamandan çok önceleri bir bilgi vardı ki şimdi kalmadı artık. daha çok şempanzeler gibi davranıyoruz, insanlığımızı yeniden kazanmamız lazım.”

yedi yıl boyunca türkiye’ye çok defa geri döndüm ve kaplan ailesini ziyaret ettim. onlara ülkenin çeşitli yerlerinde, cep telefonlarını arayarak ulaştım. ısıtma sistemi, elektrik, temiz su ya da düzgün bir kanalizasyon sistemi olmayan terk edilmiş inşaatlarda ya da onlarla ilk tanıştığım köprünün altında. parasal sorunlar, sağlık sorunları ve yardım alamamak hayatlarına sürekli bir karışıklığa neden oluyor. her gün bu büyük ailenin bütün üyelerini hayatta tutma mücadelesi ile geçiyor. hüseyin birkaç defa hastaneye giderek yardım istediklerini anlattı ama her seferinde ücreti ödeyemeyecekleri için hastaneden kovulmuşlar.
gaziantep, 12 eylül 2008. aile memleketlerine döndü, şimdi ufak bir evde yaşıyorlar. çocukların çoğu evlendi ve kendi çocukları oldu ve ülkenin çeşitli yerlerine dağıldı. istanbul’da hayatın giderek nasıl daha zor olduğunu ve gaziantep’e dönmeye karar verdiklerini anlatıyorlar.


henüz evlenen ali’nin ilk çocuğu olmuş, diyor ki: “istanbul bize daha güzel bir hayat verir diye düşünüyorduk, bir ev olmadan yaşamanın bedeli çok ağır oldu. diğer yandan orada her zaman kirli işlere karışabilirsin, burada o olasılık çok düşük. en çok ihtiyacımız olan şey sağlık sigortası ve hayatımızı devam ettirebileceğimiz bir iş. hasta olmaktan ve aileme bakamamaktan korkuyorum.”
zübeyde 17 yaşında evlendi ve ilk eşini kendisini dövdüğü için terk etti. şimdi ne yapmak istediğini sorduğumda “fark etmez,” diyor. “en önemlisi kardeşlerimle, ailemle olmak.”

