araştırma arşivi · 2017-04-23

bugünler

türkiye, 16 nisan gecesi yeni bir döneme girdi. bugünlere dair neler hissediyoruz, en sık ne dinliyoruz? bu yazıda görüşlerinizin yer…

türkiye, 16 nisan gecesi yeni bir döneme girdi. bugünlere dair neler hissediyoruz, en sık ne dinliyoruz? bu yazıda görüşlerinizin yer alması için mesajınızı yazın, 140journos’a facebook ve twitter’dan özel mesaj yoluyla gönderin. tüm görüşler anonim olarak yayımlanacaktır.

fotoğraflar: çağdaş erdoğan, cihan demiral, kürşad bayhan/140journos

yazıya eşlik etmesi için, anonim yazarların paylaştığı şarkılar:

kişi 1

bugünlerdeki hissiyatım tam anlamıyla umutsuzluk ve yorgunluk. her gün daha kötü ne olabilir derken 16 nisan’da “iyice dibe vurduk sanırım” dedim. sonuçtan ne kadar memnun olmasam da bunu değiştirmek için yapılan hiçbir şeye ait hissedemiyorum ve katılma isteği duymuyorum. en kötüsü de bir şeylerin değişeceğine dair inancım yok olmuş durumda.

kişi 2

reddetmek böyle bir şey mi? aynı anda hem umrumda değil, hem daha önemli bir konu da yok. duygusal olarak burada değilim ama fiziksel olarak kaçınılmaz olarak tam ortasındayım. birileri “idam” diye bağırıyor, omuzlarımız birbirine değiyor ve yürüyerek eve gidiyorum. gördüğüm her şeyin video, resim ve ses dosyalarını alıp bizden bir önceki neslin evlerinde aralıksız oynatmak istiyorum, işkence sayılır mı? resmen, göz göre göre, her bağlamda geçersiz bir referandum hayatlarımızın geri kalanına hükmetsin diye tüm itirazlar geçiştiriliyor. bu bozgunculuktan, bugünlerde ‘vatandaş olmak’ deneyiminin devasa angaryasından çok sıkıldım. bugünlerin geçtiği yüzyılla alakası olan bir yaşam istediğim için çok yorgun ve sinirliyim çünkü burası bize zaman kaybettiriyor. türkiye hepimize yeni bir hayat borçlu.

kişi 3

adı konulamayacak, dile getirilemeyecek bir şeyler oluyor. her yeri o kadar sarmış bir his ki bu, beni hissizliğe sürüklüyor. şehrin dış mahallelerinde birden beliren bir sis düşünün o kadar büyük ve görülmemiş ki önce sise şaşırıyoruz. sonra sis büyüyor şehir merkezine doğru. sisle savaşmaya çalışıyoruz, pek tabii yetkililer açıklamalar yapıyor. sis tüm ülkeyi sarıyor. o andan sonra bırakın sise karşı gelmeyi sis hakkında konuşmayı bile bırakıyoruz. yalnızca bu nemli ıslak hava bulutunu soluyoruz. aydınlık ne demekti unutuyoruz. hepimiz çok iyi biliyoruz ki aslında bir şey olduğu yok.

kişi 4

16 nisan günü referandumun tüm tarafları, kendi istediklerine yönelik hem başarılar elde etti hem başarısızlıklar yaşadı. bundan sonra acılarımızı, öfkelerimizi, itirazlarımızı, sevinçlerimizi, taleplerimizi dile getirirken daha da kutuplaşmaktan, yarım kalmaktan korkuyorum. temennim o ki birbirimize tahammül göstermeyi, yeniden ortaklaşmayı başarırız.

kişi 5

bu sıralar bir diziye sardım, orange is the new black. başroldeki piper karakteri 10 yıl önce işlediği bir suçtan 1,5 yıl hapis cezası alıyor. tam bir wasp olarak yaşadığı hayatında inanılmaz derecede büyük bir kırılma oluyor ve hapishanedeki diğer mahkumlar tarafından aç bırakılıyor, dayak yiyor, cinsel istismara uğruyor. dizinin ilk bölümlerindeki şok olmuşluğu, ikinci sezonda yerini kabullenişe ve umursamazlığa bırakıyor. son izlediğim bölümde hapse yeni düşen ve bir çeteyi çok kızdıran başka bir mahkumun “ya beni öldürürlerse” sorusuna “belki de öldürmezler” diye yanıt verip sandviçini yemeye devam ediyor. ikinci sezonda gibi hissediyorum çok uzun zamandır. “belki de öldürmezler.”

kişi 6

bir ay daha istanbul dışındayım ve sonra başka bir ülkeye geçiyorum. aklımda oradaki planlarım ve bunun heyecanı var. bunun dışında şu an bana etki eden tek şey bahar havası. günlük olaylara tv ya da gazetelerden baktığım zaman hani yürürken yolda hayvan boku görürsün iğrençtir ama bakasın gelir ya, aynen öyle bakıyorum.

kişi 7

en sevdiğim kutu oyunu yıllar geçse de hala tabu. sıra bana gelse bir kart çeksem, ana kelime türkiye olsa… yasak kelimeler; kabulleniş, tükenmişlik, beyin göçü, riyakarlık, öngörüsüzlük, vasat. kartı okuduğum an pas derim. ülkeyi bu kelimeler olmaksızın anlatma ihtimalim yok. bugünlerde habire pas diyesim var. türkiye öyle şımarık ve kaprisli ki kendinden başka hiçbir şeyle ilgilenilmesine izin vermiyor. sırtıma her geçen gün yeni kaygılar, ödevler, sorumluluklar bindiriyor ve nerde durursam durayım bu aleni döngüye hizmet ediyorum. bu arada insanlar kandırılmaz, başına geleni talep ederler. özgürlüklerinin peşinden koşarcasına, köleliklerinin peşinden giderler. daha fazla vergi, daha az ekmek isterler ve aç olanlar her zaman çalmaz, isyan da etmezler. neyse ki bunlar yalnızca 2017 yılının türkiye’sinde yaşanmadı/yaşanmıyor. dünya birkaç yüzyıllık gelişim grafiğinde benim için hala umut vadediyor. büyük resim iyi güzel de, ömrümüz geçti be.

kişi 8

nihayetinde oy vermeme rağmen kampanya sürecinde iki tarafa da kendimi ait hissetmedim. bu, referandum sonuçları açıklandığı gece de aynıydı. hiç içimden gelmedi sokağa çıkmak çünkü biliyordum ki daha çok zamanımız var, böyle bir zihniyeti durduramayan bir kitleye neden katılayım ki? “bu benim mücadelem değil” diyordum çünkü benim, mücadele ettiğini zanneden kitleyle de mücadelem var. kendimi ait hissettiğim bir kitle var ama çoğalmamız lazım. şu an elimden gelen tek şey kitlemi çoğaltmak.

kişi 9

ne referandum, ne gezi, ne darbe, ne de uludere getirdi aklımı başıma. ülke ve insanlarına olan güvenimi kaybedeli 10 sene oldu. bundan dolayı kendimi çoklarından akıllı dolayısıyla “yalnızım” diyenden daha yalnız hissedecek kadar ukalayım. musibetle öğrenen ülke gençliğine ve diğerlerine uzun süredir ilber ortaylı’nın tebaaya baktığı gibi bakıyorum. ancak referandumdan sonra sanki omuzlarımdan bir yük kalkmış gibi hissettim ve adeta hafifledim. nedendir bilmiyorum ama kanunsuz yaşayabileceğimi dolayısıyla kanunun önüme koyduğu her türlü kuralı görmezden gelebileceğimi anladım. toplumun yarısı kanunsuzları oylayıp sokakta da kural tanımazlıklarına devam etmiyor mu? üstelik tek bir kural bunları yapabilmeniz için size gerekli olan tüm dokunulmazlığı sağlıyor, “erdoğanı sevmek.” bugünlerde ben de kanunsuzluk meşrulaştıkça özgürleştiğimi ve kendimi onlardan biri rolüne sokarak istediğim birçok şeyi yapabileceğimi keşfediyorum. kırmızı ışıkta kontrollü bir biçimde geçiyorum ve park edilmez yere park ediyorum. kendime meclis araç kartı bastırdım kimse arabama dokunmuyor. evimde son ses müzik dinleyebiliyorum ve yabancı müzik olmasına rağmen gelen şikayetleri reisçi olduğumu söyleyerek def edebiliyorum. geçen gün bir restoranda aşırı fahiş gelen fiyatı bırakın reddetmeyi, ödemedim. mekandan ayrılırken reisçi olduğumu, çok az zamanlarının kaldığını söylemem yetti, kimse arkamdan gelmedi. bir de yapmayı planladıklarım var. vergi ve ssk borçlarımı ödememeye karar verdim, nasıl olsa af çıkar, sorduklarında reisçiyim diyeceğim. arabaya reis ve türk bayrakları koyup alkol kontrolünden kurtulmayı planlıyorum. istediğim zaman plakamı kapatabileceğim bir düzenek yaptırıp köprüden bedava geçmeyi hedefliyorum. reis sayesinde hiç olmadığım kadar özgürüm. futbol takımı yönetir gibi yönetilen bir ülkede tüm muhaliflerin sahaya beyzbol takımı çıkarmasını anlayamıyor, kaldıramıyor ve bir o kadar acınası buluyorum. sanırım onlar gibi yaşayıp bizi daha da sevmemelerini sağlamak ve kendilerinden tiksinmelerini beklemek bile daha iyi bir mücadele olacaktır. tek başıma hakim kültürden herkesi tiksindirmeye ve bir süre daha kanunsuzluğun keyfini çıkarmaya devam edeceğim.

kişi 10

zannedersem uzun bir dönem “hele şu seçim bir geçsin” cümlesinden kurtulmuş olduk. kutuplaşmanın had safhada ilerlediği seçim süreci en çok da alacağımız kararları etkiledi. öyle ki tatil rezervasyonumuzu yaparken bile seçimleri dikkate aldık. müthiş bir gerginlik, kararsızlık ve gelecek kaygısı içindeyken sonuçların açıklanmasıyla anlık bir sevinç ya da üzüntünün ardından normal yaşantımıza döndük. aslında bu, ülkenin geneline yayılmış bir ruh hali. acılarımız da sevinçlerimiz de sığ.

kişi 11

referandum sonuçları açıklandığında önce erdoğan’ın üsküdar’daki evinin önünde evet kutlamalarını fotoğrafladım. sonrasında kadıköy’e evet’i protesto eden grupları çekmeye gittim. gezi’den sonra gördüğüm en büyük kitleydi. insanlar tencere tavalarla, sloganlarla ve farklı argümanlarla evet’in usulsüz bir biçimde kazandığını söylüyorlardı ve saatler süren yürüyüşler yapıldı. evet kutlamalarında gördüğüm insanların çoğunluğu mülteciydi ve muhtemelen oy da kullanmamışlardı. evet karşıtı protestolarda ise gezi sürecinde gördüğümüz bir profil vardı. sanıyorum, bu iki taraf önümüzdeki günlerde de kendini gösterecek gündemin ön ayakları.

kişi 12

“talişka sakatlanıyor şimdi” diyor spiker, “maçtaki ikinci sarı kart oldu.” sağımda, solumda oturanlara “kaç para verdiniz hakeme” diyenler var. derken gonalons ince gördü, lacazette topu önüne aldı kıvrakça… ve şenol hoca üzgün. bir perşembe akşamı ülkede her şey normal, sakin, 22 gladyatör sahada çarpışıyordu. karşıdaki takım fransızdı, işin ucunda da avrupanın en prestijli 2. kupası vardı. yani milli bir gurur vardı; eğer kazanırsa beşiktaş, sonraki 3 maçını da kazanırsa, avrupa’ya diz çöktürecektik 17 yıl sonra. dert bu değil mi? avrupa’ya ve dünyaya diz çöktürmek. birileri de bize diz çöktürmek istiyor bir yandan. iyi de, neden? neden insan ırkı, başka yerlerde ve farklı kültürlerde yaşayan türdaşlarına diz çöktürme gayesine sahip? vara vara bu zıtlığa düşecek kadar enayi bir medeniyete mi vardık? “sen bana bu kötülüğü yaptın, o yüzden yapabildiğimde kötülük yapma sırası bende” diyip de neden kendi huzurunu kaçırır bir insan? yaşama gayesi bu olabilir mi? hal bu ki, bu saçma kötülük ve ‘aldım- verdim- ben seni yendim’ zincirini kırıp hep birlikte yükselmek varken, her seferinde böyle ikiliğe düşüp yavaşlamak ve terse gitmek neden? işte bunu diyeni, bunu dedirteni bu coğrafyada harcıyorlar matmazel. bu ortadoğu boku da bu. bu coğrafyada birileri bin yıllardır birbirine o kadar zulmediyor ki, kimse kimseye güvenemiyor. hep karşısında sanıyor. yok mu karşı zıtlık yaratacak kadar ahmaklar; var tabi, olmaz mı? fakat onlar öyle diye neden iyi insanlar da kötü addedilip, kötülüğe zorlanıyor? neden kötü olduğuna inandığımız insanlara da, iyi olduğu aşikar olanlara da — çok basit ya, çok basit — ferahlıkla, iyilikle, aklen değil naklen yaklaşamıyoruz her birimiz? “ne sarılıp bir olacağım lan bununla” diyeceğiniz insanlar var, olacaklar. yozlaşmış olanı da çıkacak, bizzat seni öldürmek isteyeni de çıkacak. yeri gelecek sen de onu öldürmek isteyeceksin. öldürmek istemesen de, “geberip gitsin amk, dünyaya ne yararı var iblis dölü” denilenler de çıkacak ama abi siz manyak mısınız? herkes kendi gibi düşünmeyenle ilgili bunu diyecekse biz daha durmayalım burada, kapatalım gezegeni gidelim. bizi yaratana da, var oluş sebebimize de, eğer bunun bir tesadüf olduğuna dahi inanıyorsanız, o tesadüfe de en büyük ihanet bundan gayrı ne olabilir? eğer bir faşizm gerekiyorsa bu saatten sonra kimsenin bunu tüm insanlığın hayrına kullanmaktan başka çaresi yok. dünyada birileri ölecekse bile sadece kötüler ölmeli, onlar da ancak eceliyle ölmeli ve kötüler dünyayı asla yönetmemeli. hele ki şu saatten sonra… çocukluğunda, gençliğinde, sevgisizlikle yoğrulmuşların insanlıkla ilgili yaraları iyileştirilmeli çünkü bunun nelere yol açtığını bugün her dakika ekranlarımızdan izliyoruz. normalize oluyor. dünya üzerinde normalize olmaması gereken tek şey sevgisizlik. kötülük çok hızlı örgütleniyor. kötülük yaparak herkes bu dünyada bir şeyler kazanıyor. kendini düşünen herkes bu dünyada bir şeyler kazanıyor ama gerçek alem burası mı, tekrar bir düşünün. geceleri başınızı yastığa, boşluğa, betona koyduğunuzda gerçekten huzurlu musunuz? birileri hakkında kötücül düşüncelere sahipseniz ve bundan zerre huzursuzluk duymuyorsanız hakkınızda hayırlısı lütfen kendinizi insanların iyilik yapmaya çalıştığı durumlardan uzaklaştırın ve izleyin ama anlatmak isterseniz biz sizi de dinleriz. yeter ki siz de hakkında kötülük istediğiniz veya yaptığınız insanları dinleyin. gerisi çorap söküğü… yoksa şu zavallı gezegen ve üstündekiler, sevdikleriniz de sevmedikleriniz de sizle birlikte içine doğru çökecek. ne kadar sanal çizgilerle bölünsek de günün sonunda uzaylılara, zombilere ya da iblislere karşı o sevmediğin adamla omuz omuza çarpışacaksın güzel kardeşim. yaşadığımız dünya bu kadar aciz bir döngüye hapis kalamaz. yaşadığımız hakikat gerçekten bu kadar aşınmaya devam edemez. böyle bir şey olamaz. bu doğru bulunamaz. hakikat tektir, ikiliğe düşülemez. ha yok, biz ikiliğe düşeceğiz, şirk koşacağız, fâni alemdeki gücümüz için kötülüğü bu dünyadan silmemeye and içtik diyorsanız da o zaman son bi’ çarpışalım iyiler ve kötüler olarak. spoiler alert: sonunda bir kazanan yok. yazı biterken çalıyordu, meteor — eigengrau.