araştırma arşivi · 2017-02-26

neco şehri ‘hack’liyor

25 metrekare 850, 75 metrekare 2.500, 125 metrekare 3.300 tl. bunlar istanbul’da temiz, sahibinden, yeşil alan görebileceğiniz, merkezi bir…

25 metrekare 850, 75 metrekare 2.500, 125 metrekare 3.300 tl. bunlar istanbul’da temiz, sahibinden, yeşil alan görebileceğiniz, merkezi bir muhitteki evlerin ortalama kira değerleri. tabii 25 metrekareye nasıl sığacağınız ev sahibinin değil, ikea’nın problemi. bahçesinde odun ateşinde mangal yapılan, yazları dalından erik koparılan ve istanbul’un tüm toplu taşıma araçlarıyla varabileceğiniz kadar merkezde konuşlanan bir eve misafiriz. neco’nun, önünden defalarca geçmiş olabileceğiniz bir orman olan evine. 2005 yılından beri istanbul’un merkezindeki bu küçük ormanda yaşayan neco, dünyanın en büyük metropollerinden birini kendi kurallarıyla hack’liyor. biz de kira giderlerimizden yakınmak ve burada tam olarak nasıl yaşadığını anlamak üzere kapısını çalıyoruz.

fotoğraflar: cihan demiral/140journos SO · yazı: dilan karadağ/140journos

bambaşka amaçlarla yüzlerce kez geçtiğimiz yolu kullanarak kilitli, demir bir bahçe kapısının önünde duruyoruz. neco; köpekleri haydut, layka, ares ve kokarca’yla ateşi yakmış bekliyor. bizi görünce el sallıyor ve kapıyı açmak üzere aşağı iniyor. patikadan yürüyüp ateşin olduğu yere doğru çıkıyoruz. solumuzda bir çadır, bu beş kişilik ailenin bahçesinde sohbete başlıyoruz. “köy çocuğuyum ben hayvanların içinde doğdum. kazlar, tavuklar, köpekler, keçiler hepsinin dilinden anlarım. hayvanlarım özgürce yaşasın diye buradayım, onların yeşile, dolaşmaya, keşfetmeye ihtiyacı var. ev bizi boğuyor” diye söze giriyor. güne çay koyarak başlayan, kendi kahvaltısından önce köpeklerini doyuran, haftada iki gün mangalda balık pişiren, köpek eğiterek para kazanan bu adamın gündelik hayatı hiç birimizden farklı değil ve hepimizden çok farklı.

13 yaşındayken iskenderun’daki köyünden ayrılmış. “köyler çok sakat, ne kadar kör cahil varsa hepsi köylerde” diyor. dedikodudan, fakirlikten, yediği dayaklardan usanmış ve istanbul’a gelmiş.

sene 1972. istanbul’da ilk durak, taksim. “ne yaparım, nasıl tutunurum” diye düşünürken aklına ingilizcesini kullanmak gelmiş. adana’da incirlik üssü sebebiyle şehre gelen yabancılar aracılığıyla çat-pat öğrendiği bir ingilizcesi var. istanbul’da turist rehberliği yapmaya başlamış. şehrin tarihi ve turistik ne kadar yeri varsa gezmiş, gezdirmiş, anlattıkça anlatmış. “o zamanlar istanbul’da gezilecek yer çok, para değerliydi. beyoğlu gerçekten beylerin girdiği bir yerdi ve çok turist gelirdi” diyor; lafı ‘kuvvet’e bağlıyor: “çok mücadele ettim, ölümlerden döndüm. kuvvetli olmasam yaşayamazdım, kuvvet oyunu bozar.”

turist rehberliğini 10 yıl sürdürmüş. bir gün hırsızlığa uğrayan bir turiste yardım etmiş ve karşılığında isviçre’ye davet edilmiş. pasaport, vize işlemleri derken 9 yaşında gittiği suriye’den sonra ikinci yurt dışı çıkışını ’86 yılında cenevre’ye yapmış. “çok acayip hikayelerim geçti” diye hatırlıyor o yılları…

bir aşk hikayesi sebebiyle isviçre macerasını yarıda bırakarak istanbul’a dönüyor. fakat leyleği havada görenlerden. yine bir dizi tesadüf sonucu ilki ’91 yılında olmak üzere toplam beş kez istanbul’dan abd’ye uçuyor. uçtuğu hava yollarından, gezdiği eyaletlere tek tek anlatmaya başlıyor ve sohbetin bu bölümü daha çok ingilizce ilerliyor. her ne kadar “lanet gelsin, bu dili konuşmaktan bıktım” dese de farklı dillerde konuşmayı epey seviyor. ilk seferinde istikamet chicago olmuş. michigan, indiana, kentucky, louisville, georgia, atlanta, florida’dan sonra chicago’ya geri dönmüş. bir kez de california ve san francisco’ya uçup, dört yıl san francisco’da kalmış. krater gölü’nü ve sekoya ağaçları’nı aklından çıkaramamış. ağaçların ömürlerini, gölün derinliğini anlatıyor uzun uzun. neden döndün sorusuna ise, “gidince city college’a yazıldım. ikinci seviyede sekiz ay okudum, dördüncü seviyeye kadar yükseldim ama dayanamadım. insanlar etrafımı sardı, nerede bir davet illa neco sen de gel! tamamen kokain, eşcinseller de peşimi bırakmadı. orada kalsaydım bitmiştim, ölmektense memleketime döndüm” diyerek cevap veriyor.

2005’te cebinde 900 dolarla ülkeye kesin dönüş yaptıktan sonra tam ortasında durduğumuz ormana yerleşiyor. bir gün kız arkadaşıyla gezinirken, bu ormandaki bir ağaca bağlanmış beyaz bir köpek görüyorlar. sahibi vardır diye düşünüp, bakmıyorlar. bir hafta sonra tekrar geldiklerinde köpek hala orada. işkence edilmiş, günlerce aç-susuz bırakılmış. neco, köpeği ilk gelişinde kurtarmadığı için kendine çok kızıyor ve o an itibarıyla misafiri olduğumuz ormanı yeni evi ilan ediyor, “iskelet gibi olmuş, hemen ipten kurtardım. nereye götürebilirim ben bu hayvanı? ev burası artık bizim için dedim.” ormanın içinde kendi tabiriyle ne kadar evsiz, tinerci, başıboş varsa hepsini kovalıyor. yabani otları kesiyor, çadırını kurup ormanı bir yaşam alanına dönüştürüyor. veterinerin ölecek dediği golden retriever köpeğe gözü gibi bakıp iyileştiriyor ve ismini akbaş koyuyor.

neco ne çektiyse, köpeklerini sevmek isteyenlerden çekmiş. ormanın yanındaki caddeden geçerek işine giden iki kadın neco’yla dost oluyor, her gün demirlerin arkasından köpeği sevmeye geliyorlar. “ben kadına doydum, koynuma girseler istemem. onlar da biliyor benden zarar gelmeyeceğini gün geçtikçe daha çok yaklaştılar” diyor. günler sonra akbaş hamile kalıyor. neco abi’nin yeni arkadaşları “doğurması için bahçeşehir’de tanıdığımız bir veterinere götüreceğiz” diyip akbaş’ı götürüyorlar. akşama akbaş’ın ölüm haberi geliyor. neco, akbaş’ı evine gömüyor. dünyası yıkılmış hala anlatırken sesi titriyor. aynı kişiler köpeklerinin ısırdığını bahane ederek neco’yu polise şikayet ediyorlar. çadırı yıkılıyor bu sefer arazinin başka bir köşesinde yeniden kuruyor. polis, belediye yetkililere apaçık anlatıyor neden orada yaşadığını. bir süre sonra herkes onu ormanı yaşatan bir kahraman olarak görmeye başlıyor.

aylar sonra ‘en iyi o bakar’ denilerek yedi aylık bir golden retriever veriliyor neco’ya. karakteri, yüzü, bakışlarıyla akbaş’ın aynısı. kısa bir süre sonra köpeğin uyuz olduğunu fark ediyor ve tedavisi için her gün veterinere gitmeye başlıyorlar. sabah yedide kalkılıyor, yavru golden vili ve diğer köpeklerle starbucks’a gidiliyor. neco grande americano’sunu içerken, iki saat kadar telefonu şarj ediyor ve 10:00 sularında veteriner geliyor. bu rutin sabahlardan birinde bir kadın, vili’yi sevmek istiyor. neco geçmişi kolay unutamadığı için izin vermiyor. starbucks’ın çalışanları araya girip referans oluyorlar. kadın, ingilizce öğretmenliği yapan bir amerikalı. “peki” diyor neco, sevmesine izin veriyor ve yaklaşık üç ay sürecek bir dostluk başlıyor. ingilizce öğretmeni her sabah köpekleri seviyor, oynamaya ormana geliyor, neco’nun da güvenini kazanıyor. akşam yemeği için sözleştikleri bir gün saatlerce arkadaşının gelmesini bekleyen neco, evine döndüğünde vili’nin ortadan kaybolduğunu görüyor. ingilizce öğretmeni’yle konuyu ilişkilendirmesi zaman alıyor fakat haftalar sonra köpek, starbucks çalışanları tarafından öğretmenin yanında görülüyor. neco, köpeğinin çalındığına dair suç duyurusunda bulunuyor ve uzunca bir süre sonra mahkemeler başlıyor. “amerikalı ingilizce öğretmeni’nin yanında benim dediğimin hiç bir hükmü kalmadı. 14 kişi şahit götürdüm yine de mahkeme bana inanmadı” diyor. duyduğuna göre vili’yi san diego’ya göndermişler, ne yapacağını bilemese de konunun peşini bırakmak istemiyor; “kim bilir köpeğim orada nasıldır, çocuğumu çaldılar benden” diyor ve basıyor küfürü.

uzun bir sessizlik oldu. neco ateşe biraz daha odun attı, “odun ateşinde bir çay yapayım” dedi. “hiç evlenmedin mi?” diye sordum; “ormanın ortasında tek başına nereye kadar, yalnızlıktan da mı korkmuyorsun?” güldü; “iki kez evlendim. ah o ilkini kaçırmayacaktım” diye bu defa aşklarını anlatmaya başladı. askerlikten sonra köyünden bir kızla kaçmışlar. bir yıl boyunca adıyaman, urfa, adana dolaştıktan sonra aileler razı olmuş ve evlenmişler. bir kız çocukları olmuş ama yaşamamış, sonrasında eşiyle de ayrılmışlar. ikinci evliliği bir hemşireyle. “isviçre’den döndüm, o kadar yakışıklıyım ki! cartier saatler, takım elbiselerim hep paris’ten… hastanede tanıştık, gördü tabii beni aşık oldu. kızlar ne yazık ki ilk önce ayakkabıya bakıyorlar.” üç yıl da hemşireyle evli kaldıktan sonra boşanmışlar. “her şeye doydum ben, hiç birinde gözüm yok. hayvanlarım bana yeter” diyor.

yolda görsem korkacağım bir adamdan ormanın ortasında hayat dersleri alıyorum. bu arada çay enfes.

gezi esnasında ve beşiktaş’ta yaşanan korkunç patlamada neco hep evindeymiş. “patlama olduğunda aldım köpekleri çadırın içine, hiç çıkmadım” diyor.

ateş olsa da mevsim kış, ısınalım diye biz de çadırın içine geçiyoruz. köpekler hep neco’nun peşinde, onlar da geliyor. bir soba, bir yatak, ufak bir komodin. içerisi geniş değil ama sıcak. “sizin evlerden daha güzel bir evim var, arkadaşımın evi. anahtarları bende, istediğim zaman gidip orda banyo yapıyorum. her şey avrupa usulü, sadece iki tane yatak 150 bin tl ama ben orada ne yapayım, önemli olan hayvanlarım” diyor. paha biçilemeyecek kadar değerli bir arazinin üstündesin seni burada fazla barındırmazlar” diyorum. kendinden emin, “ben istemediğim sürece kimse beni çıkaramaz” diye cevap veriyor.

biraz daha layka’yla oynayıp kalkıyoruz. beşi birden kapıya kadar eşlik edip, uğurluyorlar. kapıdan bir adım sonrası istanbul trafiği. demir bahçe kapısı, peron 9 üç çeyrek gibi. bulabilenler için ardında tuhaf bir dünya saklıyor.