küresel ısınmanın kaçınılmaz etkileri, artık gündelik yaşantımızın bir parçası. doğal afete dönüşen sağanaklar, temmuz’un ortasında hayatı kilitleyen dolu yağışları ve git gide katlanılmaz hale gelen sıcaklar karşısında neler hissediyoruz? so fotoğrafçıları cihan demiral ve kürşad bayhan’ın fotoğraf öyküsü eşliğinde, sıcağa dair 140journos’tan anonim görüşler.



yazıya eşlik etmesi için, anonim yazarların paylaştığı şarkılar:
kişi 1
yaz mevsimini sadece tatili için seviyorum desem. nedense uzun bir zamandır tatillerimi yazın yapmak zorunda kalıyorum. önceden gündemin yoğunluğundan bu gerekliydi. artık gündemi takip etme zorunluluğum kalktığında ise aile olmamız bunu gerektiriyor. kışın çocukla tatil mi yapılır. hava sıcak olsun, üşütmesin sıcak yer olsun. bütün planlarınızı etkiliyor. size de bunalmak sıcaktan uyuyamamak kalıyor. nemin yüzde 98 olduğu bir yerde klimanın çalışmadığı, sıcaklığın 38 dereceyi bulduğu bir tatil beldesinde yastığınız su olmuş şekilde uyanıyorsunuz. esmiyor, havuz başına gidip şezlongda uyumak en iyisi diye düşünürken gölgelik yapan şemsiye ve güneş ile savaşıyorsunuz. çare yine kendinizi suya bırakmakta. keşke suda uyuyabilsem dediğiniz oluyor. rahatlatan tek şey ise elinde soğutulmuş havlu ve buz gibi meyve kokteylleri ile gelen garson. tatili seviyorum ama sıcaklar olmasa…


kişi 2
hayatımın ilk anılarından biri: izmir’in yıldırıcı asfalt sıcağı. yirmi yıl kadar önce sokakta yürürken göz kapağımda hissettiğim o kontrolden çıkmış ısının, şimdilerde günün her anıyla ilgili en baskın gerçek olabileceğini kim bilebilirdi. sıcak, alnımın tam arkasında, bitkinliğim ve sıkıntımla beslenen bir ağrı gibi. tüm elektronik cihazlar olabildiğince yavaş, ıkınarak işlerini tam olarak yapamazken, kupkuru gözlerle bir sürü ekrana bakıp duruyorum. hayır, yazları gerçekten hiç sevmezdim ama onarmanın son derece imkansız olduğu, arızalı bir faza geçtiğimizi fark ettikçe iyice fenalaşıyorum: kaydedilmiş en sıcak yıl 2016'ydı ve her yıl görece daha sıcak olacak. bir laf var ya, coğrafya kaderdir diye — eksik, yeryüzü var olan en büyük kader ve bu konuyla ilgili gözlemlenebilir gelecekte yapabileceğimiz hiçbir şey yok. bu arada, doğa insanlıktan intikam falan da almıyor, lütfen saçmalamayın. keşke gerçekten intikam alıyor olsaydı, en azından aniden yok olurduk; huzurlu ve onurlu bir son olurdu. onun yerine yaşayamayacağımız hale gelene kadar sıcaktan şikayet edip duracağız. kıyamet gibi kıyamet.


kişi 3
dolunay olan gecelerin bulutsuzluğu, aydınlanan gökyüzünün masmaviliği, günlerin uzunluğu ve sabah ilk vapur seferlerinin karanlıkta olmaması… yazı çekici kılan ve şehirde aylak aylak dolaşıp yeni yerler keşfetmeyi zevkli kılan bu detaylar, ilerleyen saatlerde alabildiğince sıcak ve nemli hava ile parçalanıyor. ter ile çekilmez olan saatler beni bir kez daha istanbul üzerine düşündürüyor. saatlerdir yürüdüğüm için yorgunum ve ayak tabanlarım acıyor. kentin üzerine dökülen uçsuz buçaksız beton toprakla; yükselen gökdelenler rüzgarla bağımı daha fazla keserken eylül’ün yaklaştığını anımsıyorum, leylekler sonbahar göçüne başlamış. “geceler serinleyecek” diye sevinirken aniden ürperiyorum. eylül geliyor, oysa benim hayatım istisnasız her yıl eylüllerde değişti. eylül’de aşık oldum, eylül’de en yakın arkadaşlarımı kaybettim, eylül’de yalnız kaldım. nihayet eve varıyorum. sıcak uyutmuyor. defalarca çevirdiğim yastığa başımı tekrar koyduğumda önce “bu eylül’de ne olacak?” sorusu, sonra o şarkının sözleri aklımdan geçiyor: “belki de en güzeli, 14 yazın sonunda derin bir ah çekip, her yaza kış uyanmak”. yok, hayır, vazgeçiyorum. bu dünyada “güneşin batmadığı yaz geceleri” de varken bu kadar umutsuz olmamalıyım. bahçeden gelen ağustos böceği sesini dinlerken uyuyorum.


kişi 4
dört mevsimin de yaşandığı güzide ülkemizde — artık mayısta kar, temmuzda dolu yağması gibi imkanları da mevcut — çocukluğumdan beri dört gözle beklediğim mevsim hep yazdı. mont, atkı gibi lahanaya benzememi sağlayan fazlalıklarımdan — büyüyünce bu doğalgaz faturası gibi fazlalıklara dönüştü daha çok — arınır, kısacık da olsa tatil imkanımı hep o mevsimde yaşardım. dolayısıyla yaz kafamda hep yenilik, ferahlık çağrıştıran pozitif bir biçimde yer etti, en büyük yan etkisi olan sıcağa karşı da bir savunma mekanizması geliştirmek durumundaydım. litrelerce terlesem de sıcaktan o kadar etkilenmediğimi iddia ettiğim başarısız zamanlarım oldu. yine de başka bir şeye değişemediğim yaz mevsiminin ekürisi sıcağı “her nimetin bir külfeti vardır” diyerek kabul etmek durumundayım. bu yaklaşımımda, hala şehir içinde yer bulan ormana kaçabilme ve “esmiyor” derdinden kurtulma imkanım olan bir yerde büyümem ve şu an karasal iklimde — geceleri püfür püfür — yaşıyor olmam da bir etkendir muhakkak. ne zaman sıcaktan bunalsam, büyüdüğüm yerdeki ormandan ve denizden gelen esintiyi düşünürüm, yine geliyormuş gibi olur, bir an rahatlarım. umarım şimdi ve sonrasında yalnız kalmış birkaç ağacın gölgesine sığınarak ferahlık aramak zorunda kalmaz da, hep beraber bir orman serinliğini paylaşabiliriz.


kişi 5
yazları en çok gölgeyi severim ben. denize koşarken tanımadığım insanların şemsiyelerinde birer saniyelik molalar veririm, yolumu uzatmak pahasına. şapka takmayı sevmem ama. kendi gölgem yetersiz gelir çünkü çoğu zaman. kalabalığı göze alıp yolun kenarlarını tercih ederim yürümek için. hele ki dükkan sahipleri tarafından sulanmışsa. gideceğim yeri bilmiyorsam önce gölge olan tarafa yönelirim. karanlığı da severim. ama en çok karanlıktaki gölgeleri. sokak lambalarının altında yürürken önümde gidenlerin gölgesine basmaya çalışırım. küçükken de çizgilere basmadan yürümeye çalışırdım artık sıkıldım. daha heyecanlı şeyler arıyorum. mum ışığının gölgesinde değişik hayvan figürleri yapar arkadaşlarım. ben sadece kurt yapabilirim. bir kaç da ülkücü espirisi. sonra da elektrikler gelir zaten. benim de günlerim gölge aramakla geçiyor işte. ama güneşteyim saklanamıyorum.


kişi 6
mart, ekim arası sıcaklığın yirmi derecenin asla altına düşmediği bir yerde doğup büyüdüm, şimdi istanbulu kasıp kavuran bu sıcak hayatımın hep bir parçasıydı. nem de öyle. insanın hayattan zevk almasını, kendinde bir heyecan bir heves bulmasını baltalayan, ufak bir melteme hasret bırakan bir şey bu sıcak. ve bitmek bilmeyen tamahkarlığı yüzünden insanlığın, sürekli artıyor ve de artacak. ünlü bir düşünür emre altuğ’un da dediği gibi, sıcak, çok sıcak, daha da sıcak olacak.


kişi 7
sıcaktan bunalmış, belki de bulabildiği tek serin yer olan bir ayakkabı dükkanının kapısının önünde sere serpe yatan bir köpeğe bakıyorum. bebek saçlarım sırılsıklam alnımın ortasına yapışmış, elimin tersiyle silmekten isilik olmuş çene çukurumun rahatsızlığından kurtulmak, köpeğin yanına uzanmak istiyorum. içimi bir serinlik kaplayacak gibi oluyor ama hayır, hala sıcak. etrafa bakıyorum, elini yelpaze eden; başından aşağı şişeyle su boşaltan; yüzünde peçete partikülleri ile dolaşan; hızla eriyen dondurmasıyla yarışan; elindeki soğuk içeceği boynunda gezdiren insan manzaraları. nerden baksan sıcak. düşünen, binalar diken ve klimayı icat eden dört ayaklılardan olmanın ayrıcalığı ile köpeğin üstünden atlayıp ardındaki ayakkabı dükkanının serin dünyasına dalıyorum. çoğunlukla sırf serinlemek için orda olan güruha hemen uyum sağlayıp ayakkabı denemeye başlıyorum. eksi 18 derece olan mağazada yazın hit şarkısı çalıyor. çok değil beş dakika sonra hapşuruklar içinde bu kez de soğuktan kaçarak kapıya yöneliyorum. dükkan ile dışarısı arasındaki o ince çizgide yüzüme cehennemi bir sıcak üflüyor, sırtıma soğuk vuruyor. sonuç, sıcak demek arafta olmak demek, gece yatarken yatağın tek serin kalmış köşesinde mutluluğu bulmak demek.



kişi 8
her kış iple çekilen yaz ayları, artan karbon emisyonu nedeniyle artık daha az beklenir ve daha zor çekilir bir hale geldi. tahmin edebileceğiniz üzere bunun nedeni azalan doğalgaz faturaları değil, oldukça artan sıcaklıklar. maalesef günün güneşle ilk teması, diğer mevsimler veya geçtiğimiz yazlar kadar naif olmamaya başladı. günlük sohbetlerimizin mihenk taşı haline gelmiş yüksek sıcaklıklar, insan psikolojisine ve fizyolojisine de yadsınamayacak etkiler bırakmakta. örneğin ben her sabah metrobüsle karşıya geçmek durumunda kalıyorum. terli bir sırtın yanlışlıkla elime dokunduğunda yaşadığım o tiksinti hissini soğuk bir limonata bile gideremiyor. geldin bu şartlarda işe, hadi çalış bakalım çalışabiliyorsan. aynaya bir bakarım o kılı kırk yarıp özenle çektiğim eyeliner’ım yanağımdan süzülüyor… yarım saat kendine gelmeye çalışırsın. hele o arada bir sosyal medyaya bakayım dersen vay haline, kimi insan çeşme’de kimisi işi iyice abartmış singapur’a miami’ye gitmiş. sen üstündeki gömleğin kurumasını beklersin, patronunla el sıkışman gerekir stres yaşarsın. “hayaller, hayatlar” sözlerini en çok hissettiğim ve çevremden duyduğum mevsimdir yaz. her 10 dakikada bir kafamı bir hışımla kaldırma hissi gelir ama ne yapacağımı bilemeden anlamsızca etrafıma bakarım. öğle tatili geldi canın güzel bir lahmacun çekti. bir daha düşünün derim. zira bunun hazımsızlık riski var, zehirlenme riski var. öğle tatili bitti sıcaklık zirve yaptı, verimim iyice yerlerde sürünmeye başlar. bu seferde elimde yapmam gereken işler birikir, al sana ayrı stres. akşam yaparım derim hep, çıkıp eve gelirim. bu seferde sıcaklık normal seviyelere iner ‘bu güzel havada iş mi yapacağım?’ diye düşünürüm. ne diyeyim, hakikaten zor bir süreç. bu durumda da bana sahil kenarlarında günlerini geçirenlere imrenerek iyi tatiller dilemek, kalan herkese ise çok terlemişken soğuk su içmemelerini önermek düşer. hadi artık kış gelsin!
kişi 9
boğuluyorum, eriyorum, ölüyorum… bitmek zorunda! yalvarırım! başım deli gibi dönüyor ve açlık hissini kaybediyorum.
en sonunda güneş merhamet edip dağın arkasında kayboluyor. aniden bir serinlik ensemi okşuyor ve ensemdeki tüyler ürperiyor.
bu gece yıldızların altında uyuyacağım ışıklarından ve serinliklerinden faydalanmak için.
ne görüntü ama! yıldız kaymaları gökyüzünü aydınlatıyor ve duygularla dolup taşıyorum. ve ben ait olduğum kadının dizlerinde uykuya dalıyorum.
gözlerimi açıyorum. güneş ayaklarımızı yakıp tutuşturmadan serinliğin ve onun yumuşak teninin kıvrımlarında gezinmenin tadını biraz daha çıkarmak istiyorum.
zamanlayıcı yeniden başladığında, suya yakın kalmalı, gölgeleri takip edip, gizlenmeye devam etmeli, ta ki siyah delik perde yeniden düşene kadar.
ve yeniden…
