kuzey 2: rahatsızlık

HAKKINDA

şehrin son çıkışına doğru yola çıkıyoruz: dar virajlardan geniş yollara, kuzey'in değişen köylerinde köprünün yarattığı rahatsızlığın izleri.

140journos'tan "kuzey 2: rahatsızlık"

ARAŞTIRMA NOTLARI

bölüm 2 · rahatsızlık

istanbul, yözülçümünün her bir köşesini hiç kimsenin tam olarak bilmediği planlarına yetişmeye zorluyor. hayat hiç olmadığı kadar hızlanmış, şehir üstündeki her şeyin dikişlerini parçalayarak büyürken, kuzey’e gidiyoruz: 3. köprü artık bir yaşında, 3. havalimanını oluşturacak parçalar kamyonlarla önümüzden geçiyor ve tüm bu olup bitenin tam ortasında, hayatın huzursuz inatlaşması yaşanıyor: uyum sağlamak veya yok olmak. 140journos SO, kuzey serisinin ikinci bölümünde, bölgedeki değişimi incelemeye devam ediyor.
paşamandırası köyünde kuzey marmara otoyolu viyadüğü ve villalar. fotoğraf: kürşad bayhan/140journos SO
sol: sarıyer, demirciköy’de arıcılık yapan mustafa imamoğlu. fotoğraf: kürşad bayhan/140journos SO · sağ: yukarı ağaçlı köyünde dinamit deposu yakınında otlayan mandalar. fotoğraf: cihan demiral/140journos SO
yukarı ağaçlı köyünde oturan sabahattin çalışır, arazisine ait osmanlı padişahları tarafından verilen tapuyu gösteriyor. fotoğraf: kürşad bayhan/140journos SO
sol: kuzey ormanları ile otobanı ayıran güvenlik telleri. fotoğraf: kürşad bayhan/140journos SO · sağ: ağaçlı sahilinde bir cankurtaran. fotoğraf: cihan demiral/140journos SO
zekeriyaköy ve uskumruköy civarındaki yapılaşma. fotoğraf: kürşad bayhan/140journos SO
kuzey marmara otoyolu. fotoğraf: cihan demiral/140journos SO
sol: odayeri’nde manda çobanlığı yapan kırgız kardeşler. sağ: yavuz sultan selim köprüsü yakınlarında, refüjde otlayan mandalar. fotoğraflar: kürşad bayhan/140journos SO
sol: kilyos sahilinde kum zambakları için ayrılan bölüm. fotoğraf: kürşad bayhan/140journos SO · sağ: ağaçlı köyü yakınlarında bir dere. fotoğraf: cihan demiral/140journos SO
sol: kuzey marmara otobanında, aydınlatma direklerinde konaklamak zorunda kalan leylekler. sağ: tayakadın köyü yakınlarında köprü bağlantı yolunda araba çarpması sonucu ölmüş bir tilki. fotoğraflar: kürşad bayhan/140journos SO
acil kamulaştırma ile zekeriyaköy de yıkılan bir kır restorantı. fotoğraf: kürşad bayhan/140journos SO

şehrin son çıkışına doğru yola çıkıyoruz. otobüslerin istanbullu bir balina gibi mutsuzca oflayıp puflayarak döndüğü dar virajlar, kamyonların juggernaut gibi daima dümdüz gittiği geniş yollara bağlanıyor. her biri başka bir değişimin alanını işaretleyen tellerle dilimlenmiş tepelerin arasından seçilen üçüncü köprünün ufku işgal eden heybeti, otomobil penceresinin çerçevelediği resmin en belirgin detayı. ormanlar dolusu yolun etrafına serpiştirilmiş eski, seyrek yapılara bakarken ısrarla aşamadığım bir düşünceyi dile getiriyorum: “hala aynı şehirdeyiz”

şimdi koyu yeşil bir cipi takip ediyoruz; gitmek istediğiniz yeri bilmediğiniz sürece asla karşılaşamayacağınız, tüm duyularınızı ormanın işgal ettiği bir yolun sonunda, bir adamın hayali duruyor. içinde çay ve kahvenin dahi bulunduğu bir kulübe, ufak bir patikanın ardından da arı kovanları. mustafa bey cipinden inip, attığımız her adımda yeni bir bilgiyle yürüyüşümüzü seslendirerek bizi içeri kabul ediyor: “bakın, buradakiler ölü kovanlar; arkadaşımındı, bıraktı artık. benimkiler biraz daha aşağıda, gelin”

kovana yaklaşabilmek için mustafa bey’in bize verdiği arıcı tulumlarını giyerken, arıların tüm bu olup biteni nasıl deneyimlediklerini merak ediyorum. telefon hala çekiyor ama engeli aşıp wikipedia’ya bakmaya üşendiğim için mustafa bey’e “arılar hangi duyuları baskın hayvanlar” diye soruyorum. “neredeyse hepsi” diyor, “kokuya ve sese anında tepki verirler mesela” ormanın sakinliğini bastıran aralıksız bir ses önümüzden arkamızdan geçip duruyor: kamyonların devir değiştirdikçe tizleşen vızıltısı, onları geçip gitmek için gaza basan bir otomobilin asfaltla teması ve büyük ihtimalle otoyolda gitmesi, en çok kendisi için tehlikeli bir motorun aralardan kaçışı. bunların her biri, konuşmadığımız her anın sabit gürültüsü. mustafa bey: “arılar uykuya dalamıyorlar ki işte bu sesten, daima tedirginler” etrafımızda arıları sakinleştirmek için kullanılan serin körük dumanının kokusuyla, sağ kalan arıların peteklerini izliyoruz.

etrafında mandaların otladığı bir dinamit deposu bulunan yoldan geçilerek varılan yukarı ağaçlı köyü’ndeyiz. deponun yapılışından köylülerin haberdar edilmediğini daha sonradan öğreniyoruz. hala aynı şehrin bir diğer köşesinde; metrobüsün muhtemelen yirmi dakikalığına sakin olduğu, metronun kendi rutubetiyle başbaşa turladığı ve hayattan daha fazlasını istediğini henüz keşfetmemiş insanların ofiste sıkıntıdan öldüğü saatlerde, bir köy evinin bahçesinde çay içiyoruz. ev sahiplerimizden cenk bey, toki’den apansızın kendilerine gönderilen mektubu anlatıyor: “[araziye] değer biçip göndermişler, gelin paranızı alın diyorlar” yalnızca savaş halinde geçerli olan alelacele kamulaştırmanın bahsi açılıyor. elbette bu oldu-bittiye itirazlarının yasal süreci devam ediyormuş. asıl ev sahibimiz, çalışır ailesinin babası sabahattin bey, arsayla aynı yaştaki ağacı (şimdilerde yıkılmasın diye gövdesinin bir kısmı için sıvayla kaplanmış) göstererek “yüz elli yıldır burası bizim” diyor. buralı olmaya dair bildiklerinizi yeniden yazacak, benzersiz bir hatırası var: titizlikle dosyaladığı kağıtlara bakıyoruz — arsanın osmanlı tapusu, orijinal tapunun modern türkçe çevirisi ve cumhuriyet tapusu.

şehrin var sayılan merkezlerinde katlanılmaz bir kalabalık kafalarının içinde aynı şeylerden şikayet ederek birbirlerine çarparken, icat edilmiş yeni merkezlerde aralıklarla otomobili durdurup çevreyi inceliyoruz. neredeyse escherci bir tesadüfle bir araya gelmiş gibi duran viyadükler ve binbir yanından geçip giden yollarda, neredeyse bitki örtüsü gibi istikrarlı ve rengarenk bir öge daha var: girilemeyecek yerler. sayısız levha, tel, çit, bariyer, güvenlik kulübesi ile sınır kavramının yeniden icadı gibi alanlar.

başkalaşan iklime özgü bir fata morgana var: önümüzdeki yüz metrelik görüş açısında, nefes ritmini bozan yıldırıcı nem ile solmuş ufukta seçilen yeni evler — gazete ilanlarından kesilip en olmadık tepelere göz kararı yapıştırılmış gibi; rastgele, iki boyutlu ve tuhaf. devasa bir kamera lensiyle çitler, içine adım atılamayacak kadar vahşi çukurlar ve daima neyin fotoğrafının çekebileceğine dair bazı fikirleri olan bekçileri es geçip uzaklara, kuzey’in adapte olmak zorunda kaldığı yeni çıkıntılarına bakıyoruz.

kuzey marmara otoyolu’nun kenarındayız; ensemizin hemen arkasında, bulunduğumuz her yere uğrayan kamyon gürlemesi bu sefer rüzgarlarını hissedeceğimiz kadar yakında. etrafımızdaki her şey, insular gigantism fenomeniyle köşesinden tutulup büyütülmüş gibi ama bu sefer biyolojik değil, tamamiyle yapılara dair bir devlik: pekala bir dere yatağı olabilecek ölçekte su giderleri, nereye çıktığı ihtimali insanı ürperten tüneller, tepelerin içine oyulmuş yüzeyler. gün boyunca, henüz göç mevsimi başlamadığı için etrafta gördüğümüz tek tük leylekleri istisnai sanıp her açıdan videolarını çekmiştim. otoyolun kenarındaki tepeyi aşıp, uçsuz bucaksız yüzölçümle karşılaştığımızdaysa her şey değişiyor: aydınlatma direklerinde yüzlerce leylek konaklıyor. etrafımız kanat açıklığı iki ila üç metrelik göçmen kuşların tüneyemeyeceği kadar kısa (muhtemelen genç) ağaçlarla dolu.

karşılaşmalar: arı ve arıcı, leylek ve çevreci, manda ve köylü; karşılaştığımız herkes, kuzey’deki rahatsızlığı ya anlatıyor ya da bizzat gösteriyor. sürü halinde özgürce dolaşıp saati gelince ahırlarına dönen, her biri 300 ila 500kg ağırlığındaki mandaların bir refüjün tam ortasında otlaması, gerçeğin kendisini karikatürle tekrarlaması gibi.

kilyos’un ödünç zambakları: kilyos sahilinde kum zambakları için ayrılmış bir köşe var, ama artık burada yetişmedikleri için bitkiler insan eliyle kısırkaya’dan getirilmiş. insanın hırpaladığı kuzey, yine insanın yardımıyla kendini onarmayı deniyor.

bu yıl aynı temmuz’da yağmur, dolu ve sıcaktan aynı anda mağdur olmayı başarmış bir şehrin içinde barınan insanlar olarak, doğayla ilişkimize dair düşüncenin bu ölçüde kıyıda köşede kalması biraz tuhaf geliyor. bir de, herkesin sırasını savmak için bir tur retweet’lediği ağaç_katliamı.jpeg fotoğrafları ve söyleyen dahil hiç kimseye faydası olmayan ‘doğa bizden intikam alıyor’ edebiyatı, taşlar çatlasa iki yüz kişilik bir yankı çemberini asla terk edemiyormuş gibi. konuştuğumuz herkesin rahatsızlığı üstümüze sinmiş bir halde kuzey’den dönüş yolunda, aklımda var olmayan bir çözümü tartıp duruyorum: köyler için ses bariyeri/paneli yaptırmak o kadar da zor olmayabilir veya akıl ve mantık gereği yeni ağaçlar dikmek epey basit iş. ama yüzlerce yıllık yerleşim ve milyon yıllık evrimin belirlediği var oluş, alelacele inşaatlara nasıl yetişebilir ki.

“kuzey” serisi

bunu da okuyunkuzey 1.bölümistanbul kuzeye doğru genişliyor. şehrin kuzey ormanları’nı içine alan bölgede 3. köprü tamamlandı, kuzey marmara…↗bunu da okuyunüçüncü köprünün birinci yılında kuzey3. köprünün inşası ve açılmasıyla istanbul’un kuzey bölgesinde neler değişti; kamuoyu inşaat süresince ve köprünün…↗
↓ daha fazla için kaydır