Ortadoğu kan gölüne dönerken, kadim olan pek çok topluluk, etnisite ve kültür kolektif şiddet pratiğine kurban gidiyor. Dersim ve Ovacık’ta, başka bir yaşama pratiğinin hâlâ ayakta durup durmadığına baktık.
Yazı: Doğan Çelik · Fotoğraflar: Furkan Temir · 140journos · Temmuz 2015
Editörün Notu 1: Bu yazının orijinali Haziran 2015'te düzenlenen Tunceli Ovacık ziyareti sonrası Temmuz 2015'te 140journos’ta yayımlanmıştır.
Editörün Notu 2: 140journos’un Medium hesabı üzerinde yayımlanan fikir yazıları, fotoğraf öyküleri ve farklı medyalarla yaratılan anlatılar, yazarların tasarrufunda olup ele alınan konulara farklı perspektiflerle bağlamsallık kazandırmak amacıyla yayımlanır ve 140journos’un kurumsal görüşünü yansıtmak mecburiyetinde değildir.
Ortadoğu kan gölüne dönerken, kadim olan pek çok topluluk, etnisite ve kültür kolektif şiddet pratiğine kurban gidiyor. Köktendinci İslami hareket ve ona örtülü ya da direkt destek veren Ortadoğulu müttefikleri, Arap Baharı sonrasında tabir caizse “devletsiz topluluklar”ın karşı karşıya kaldığı toplu yerinden etme, katletme, tecavüz gibi insanlık dışı uygulamaların birinci elden failleri. Ortadoğu’nun açık hava müzesi olan Suriye’de Süryaniler, Kürtler, Ezidiler ve Kakailer; insanlık düşmanı, barbar cihatçıların her türlü saldırısı altında hayatta kalma mücadelesi veriyor. Kelle avcılarının hüküm sürdüğü bir coğrafya olan Ortadoğu, kuşkusuz din ve siyaset sosyolojisinin İslam incelemelerinde ilk sırada geliyor.
Özellikle Batı’nın demokrasi ihracatçısı ülkelerinde 20. yy başında “öteki”nin “beriki”nden farkını incelemek için sistemleştirilen antropoloji disiplini; bugün alt-kültürlerin, ötekileştirilenlerin merkezle kurduğu her türlü -olumlu ya da olumsuz- ilişkiden bağımsız olarak incelenmeye tabi tutuluyor. Haliyle Ortadoğu’nun İslami aydınlanmasının gerçekleşmemiş oluşu ya da daha doğru bir ifadeyle 10. yy gibi çok erken bir tarihte islamiyetin rasyonalizasyonu üzerine kafa yorulması (bkz. İbni Arabi) şiddetin merkezi Ortadoğu’nun kaderini değiştirmiyor. İslamın akılcı, modern yorumunu anlamak için İslamcılığın yükselişine bakmak şüphesiz anlamlı olacaktır ama bu, yazımızın konusu değil.
Dışarıdan bakıldığında görünenin aksine, demokratik toplulukların yüzlerce yıldır kendi yaşam pratiklerini icra ederek bu coğrafyada tutunduğunu söyleyebilmemiz mümkün. Ezidilerden, Kızılbaş Alevilere birçok topluluğun farklı kültürellikleri üzerinden varlık gösterdiği ve kendi kapalı topluluklarını yine kapalı coğrafyaları aracılığıyla etkileşime kapattıklarını söyleyebiliriz. Şüphesiz yaşantının ritüelle iç içe geçtiği bu topluluklar gözden uzak iç bölgelerde inşa etmiş olduğu yaşam alanlarında hayatlarını iktidarlara rağmen idame ettirmeye çalışıyor. Tarihin her döneminde iktidar-devlet şiddetinden fazlasıyla nasibini almış toplulukların demokratik muhtevaya sahip gündelik yaşamları; Ortadoğu toplumlarına bir başka açıdan bakabilme fırsatı veriyor. Kızılbaş Alevileri’nin en yoğun yaşadığı Dersim coğrafyasına bu bağlamda yakından bakmakta fayda var.
Dersim
Özel olarak son 10 yıldır, Alevi ve Kürt açılımıyla önemli bir bölge olan Dersim, tarihsel ve politik olarak zengin ve bir o kadar da acıklı bir anlatım üzerinden yükseliyor. Türkiye’de kimlik merkezli siyasetlerin birçoğunun merkez aldığı bir “başkent” olma özelliği taşıyan Dersim’i; yeri geldiğinde Kürt/Kürdistan anlatısı dahilinde Cumhuriyet ordularının en kanlı katliamlarından birinin yapıldığı bir direniş merkezi olarak, bazen de Zaza/Zazaistan ulusçuluğun entelektüel merkezi olma misyonu taşırken görmekteyiz. Buna ek olarak Türkiye’de Marksist-Devrimci Solun önemli bileşenlerinden olan Kaypakkaya Hareketi’nin politik aktivizmi açığa çıkardığı bir alan olmasının sonucu olarak Türkiye solunun merkezlerinden biri olduğunu söyleyebiliriz. Yetmedi; bunun haricinde en kadim olanı ise bölgenin kendine has inanç sistemi yani Dersim Aleviliği. Uzun yıllar sarp ve engebeli arazinin geçit vermezliği, bu coğrafyanın deyim yerindeyse “gözden ırak, gönülden ırak” olmasına neden olmuş ve kendi içinde bir nevi aşiretler konfederasyonu diyebileceğimiz, yer yer dayanışmacı ama bir o kadar da din sınıfının iktidar mekanizmalarında başat öğe oluğu bir yönetim modelinin açığa çıkması mümkün olmuştur. Bugün bu durum geleneksel Aleviliğin 60larla başlayan köyden kente göç ve dolaylı olarak küreselleşmenin sonucunda aşınmış ve ritüelden uzak bir sosyal yaşam formu şeklinde varlığını sürdürüyor. Dersim coğrafyasının tamamında cem bağlanan bir cemevinin ya da ocağın olmayışı buna işaret.
“Spiritüel tanrı bu”
Kıvrım kıvrım kıvrılarak uzayıp giden derin vadideki yola, Pülümür Çayı eşlik ediyor. Demenanlıların yoğun olarak bir zamanlar yerleşik olduğu bu vadi, şimdilerde boşaltılmış köyler ve güzergah boyunca birkaç ay çalışma fırsatı yakalayan küçük işletmelere evsahipliği yapıyor. Yer yer bu asi dağların gökyüzünde birleştiği izlenimini vermesi iç ürpertse de Dersim Gezginler Grubu’nun çatışmasızlık halinin hakim olduğu son birkaç yıldır bahar ve yaz aylarında düzenledikleri doğa ve kültür gezilerinden biri olan Nav Gölü gezisine odaklanıyoruz.
Dersim, eğitim ve öğretim meselesini çok önemseyen bir coğrafya.Her evden istisnasız bir üniversite mezunu çıkması şöyle dursun; 100 binin altındaki nüfusuyla ortaokul, lise ve üniversite sınavlarında derece yapan bir şehir. Trajikomik olan bir başka istatistik ise 1938 Dersim Katliamı’nın mağduru olan Dersimliler vergisini düzenli ödeyen illerden “Tunceli”nin vatandaşı olma özelliğini taşıyor. Yolculuk boyunca bize eşlik eden orta yaşlı insanların sohbet sırasında görünür olan entelektüel seviyeleri şaşkınlık yaratıyor. Metin Kemal Kahraman’ın müzikal şöleni eşliğinde, güzergahta yer alan Dersim Aleviliği’nin kutsal kabul ettiği mekanlar, ağaçlar, kayalar üzerine sohbet edildiğinde, 40'lı yaşların sonlarına merdiven dayamış olan Mustafa Amca; “Spiritüel Tanrı bunlar” diyerek anlam dünyamıza yerelden bir katkı sunuyor.
Yaklaşık 50 kişinin katıldığı gezi boyunca, 3000 metre yüksekliğinde seyreden sıradağların tepelerinde yol alıyoruz. Grubun temsilcisi Malik Kaya bu çatışmasızlık halinin, gezilerin düzenlenmesindeki kolaylaştırıcı hatta olmazsa olmaz etkisinin altını çiziyor. Özellikle doğanın binbir türlü çiçeğini böceğini gördüğümüzde; bitki örtüsünün neden bu kadar zengin olduğu sorusuna, “endemik bitki türleri ile birlikte Türkiye’nin en önemli ekolojik alanlarından biri olduğu” cevabını alıyoruz. Geçtiğimiz günlerde Anadolu Parsı olma ihtimali kuvvetle muhtemel bir ölü hayvanın ormanlık alanda bulunması ekosistemin Dersim’de ne kadar güçlü olduğunu kanıtlar nitelikte.
Savaşın tahribatı yoğun olsa da, doğa kendini eskisiyle kıyaslandığında çok daha iyi yenileyebilmiş. Köylülerin de sıklıkla anlattığı 1938 Dersim Harekatı’nda bombardıman sırasında uçaklardan atılan yangın bombaları yüzyıllık çınarları, ardıçları, meşeleri yakarken; yanan, yok olan bitki örtüsünün yerine sonraki yıllar doğa kendini çok hızlı üretmiş. Bu vakanın benzerleri hala yaşanıyor. Otuz yıllık savaşın sonucunda, savaş uçakları ve Skorsky tipi helikopterlerle taranan, bombalanan dağlar kelleşen bölgeleri aracılığıyla hemencecik ayırt edilebiliyor.
Şehir merkezinde bulunduğumuz ilk günlerde savaş jetleri çok alçaktan merkez üzerinde uçuş yaptı. Kulakları sağır eden gürültüsü bizde panik yaratsa da; kışlasına çekilen askerin bölge halkına “biz hala buradayız” demesi ve aba altından sopa göstermesi psikolojik üstünlüğü devam ettirmek için yapılmış görünüyor.
Dersim’in ekonomik gelir kaynakları ve demografik yapısı göz önünde bulundurulduğunda; nüfus hareketliliği açısından dışarıya sürekli genç nüfus göçü veren illerin başında geliyor. Üretken ekonominin olmadığı, tüketimin üretim endeksi ile kıyaslandığında tavan yaptığı Dersim’de; köylünün gelir kaynağı yurt dışına giden genç aile fertlerinin gönderdiği paralar. Buna bağlı olarak gelişen tembellik eğilimi, köylüyü devletin tarla başına ödediği paraya mahkum kılmış.
Ovacık
Dersim merkezinden yaklaşık 60 km uzaklıkta olan ve Munzur Nehri’nin kestiği engebeli ve asi Munzur Vadisi’nden geçerek, Dersim’in en geniş düzlüğü ve ekilebilir arazisine sahip Ovacık ilçesine varıyoruz. Lojman görünümlü, sactan yapılmış çatıları ile beyaz evler ilçede yaygın ve bir o kadar da devlet memurlarının kalmış olduğu lojmanlar… İlçe merkezinde yer alan belediye binasına vardığımızda bizi halkla ilişkilerden sorumlu Hayati karşılıyor. Ovacık ilçesinin duvarlarını 1972'de bölgede faaliyet yürütürken yakalanarak Diyarbakır’da 90 günlük işkence sonrasında öldürülen ve babasına bir çuval içinde teslim edilen İbrahim Kaypakkaya’nın kasketli fotoğrafının basıldığı afişler süslüyor. Sohbet sırasında Hayati seçim sonuçlarının beklenmeyen sonuçları karşısında tarifi mümkün olmayan bir sevinç ve mutluluk yaşadıklarını ifade ediyor. Seçime TKP’nin listesinden girilmesini ise çark-başak ambleminden ve isminden dolayı olduğunu belirtirken ilçede seçmenin daha kolay oy verebilmesini sağlaması açısından önemli bulduklarını ifade etti.
Fatih Maçoğlu’nun karizmatik liderliği ile birleşen seçim zaferi, önemli oranda çeşitli sol örgütlerin 30 küsür yıllık siyasi aktivizminin üzerinden yükseldi. Nitekim bilinenin aksine; Maçoğlu TKP geleneğinden değil Kaypakkaya geleneğinden gelen bir siyasi kişilik.
Yaz başında belediye tarafından kıt-kanaat geçinen köylünün iyi tarım yapabilmesinin önünü açmak ve bir tohum bankası oluşturmak için hazine arazisine 650 dönüm nohut ve fasülye ekildi. Sohbetimiz sırasında ekilen 50 dönümlük fasülyelerin bir kısmını ayıların yediğini ve bunun için belediye işçilerinin nöbet tuttuğunu öğreniyoruz. Hayati nöbet tutan bir arkadaşla konuşurken arkasından sesleniyor: “Ayıları vurursanız dininize yanarım.”
Basında ekim haberlerinin yer almasından sonra İç Anadolu gibi beklemedikleri yerlerden farklı seçmen profillerinden telefon aldıklarını söylüyor. MHP’lilerin dahi telefonla belediyeyi arayarak “Tarım Projesi” konusunda olumlu görüşlerini paylaştığını aktardı. Hayati belediyenin temel gündemleri göz önünde bulundurulduğunda kooperatifleşme ve sonrasında sosyal dayanışmayı güçlendirme perspektifinden bölgede kurumsallaşmaya gidileceğinin altını çiziyor. Savaşın olduğu coğrafyada, bozulmanın ve çürümenin yoğun olduğunu; bölge halkının işbirlikçiliğe dönük geliştirilen devlet güdümlü politikalara kurban gittiğini ve bunun sonucunda benmerkezciliğin ve dedikodunun yaygın olduğunu vurguluyor.
Eski adıyla Kedek, yeni adıyla Koyungölü köyüne vardığımızda bizi Alevi inanç öğretisinde üst mertebe olan Dedelik kurumunu temsilen Zeynel Dede karşılıyor. Köy girişinde dikkatimizi çeken genç nüfusun varlığı hane halkının ortalamasına da yansımış. Önceden telefonlaştığımız Zeynel Dede ile güncel gelişmeler ışığında Alevilik felsefesi ve Ortadoğu’yu konuştuğumuzda insan-ı kamil olmanın Alevilikte olmazsa olmaz olduğundan bahsederek cümlesine başlıyor.
Alevi inanç sisteminde hesabın bu dünyada verilmesi, insanın topluma karşı ödevleri ve/ya görevleri bağlamında öğretinin temel maddelerindendir. Diğer dünya fikriyatını bu dünyada cismanileştirmiş Alevilik; bir aradalıkların sağlandığı cem ibadeti sırasında bir “hesap meydanı” tertip ediyor.
“Oruç tutmak ile namaz kılmak ile hakka yar olamam”
“Oruç tutmak ile namaz kılmak ile hakka yar olamam” diyen bir inancın kitabi olmayan, akılcılaştırılmış öğretisi; İslam aydınlanmasının çoğunluk olmayan gruplar üzerindeki tesirini göstermesi açısından önemlidir.
Çokkültürlülük konusunda Zeynel Dede, başka topluluklarla kurdukları ilişkiyi göz önünde bulundururken İslam peygamberi Muhammed’in torunu İmam Hüseyin’in başını kurtaran, Ermeni soyundan gelen keşiş örneğini veriyor. Bundandır ki Ermeniler ile Dersim bölgesinde kurulan ilişki coğrafyanın geri kalanında kurulan ilişkiden sıyrılıyor. Bir belirleme ile desteklemek gerekirse, Ermeni araştırmacı Hovsep Hoyreni, 1915 soykırımı sırasında kolektif şiddet pratiğine uğramamış tek istisna alanın Dersim coğrafyası olduğunu ifade eder.
Kadınların kamusal alanda görünür olması ilk göze çarpanlardan… Üniversitenin açılması ile birlikte, çevre illerden gelen başta kadınlar olmak üzere görece muhafazakar-Sünni öğrenciler; bölge şehrinin istisna halinden dolayı şehre yerleşiyor. Bu durum şimdiden demografik yapının değişimine neden olmakta. Tunceli Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden Ahmet Kerim Gültekin bu değişimin Dersim Aleviliğini, inanç felsefesini derinden etkileyeceğini düşünüyor.
İnancın icrasında modernleşmeye paralel olarak birçok iyi uygulama örneği ortadan kalkmış. Belki de en ilginç olanı, 60'lara kadar Alevi anaların Dersimde cem ibadetini yönetmeleri daha doğru tabirle cem bağlamaları… kırdan kente göçün sonucunda bu gelenek de pek çokları gibi ortadan kalkmış.
Günlük hayatın yeniden üretiminde kadınlar gıpta edilecek pozisyonda. İlde şoförlükten, boyacılığa, kahvecilikten, müzisyenliğe kadar birçok iş kolunda çalışan kadın var. Metropoldeki çekingen ve arkaplandaki kadın profilinin aksine; gittiğimiz köylerde kadınlar ikirciksiz bir tutumla tanımadıkları bize, sıcak bir merhabayı ve sarılmayı çok görmedi.
Dersim coğrafyası birçok anlatının başkenti olmasındandır ki; devletin hep yakın markajı altında oldu. Çözüm süreci kapsamında çatışmasızlık döneminde askeri hareketlilik azalsa da, karakol inşaatlarına ve barajların yapımına hız verilmiş. Köy içinde kalan karakollar, TOKİ’nin yaptığı İsrail tarzı kalekollarla yer değiştiriyor. Bölgenin bakir ormanları, içimi lezzetli suları Türkiye ve dünyanın büyük şirketlerine peşkeş çekiliyor. Geçen sene, Dersimli işadamlarının kendi gücüne dayanarak kuruluşunu gerçekleştirdiği, Ovacık ilçesi sınırlarında faaliyet gösteren Munzur Su A.Ş.; Sağlık Bakanlığı’nın içme suları derecelendirmesinde kaynak suları sınıflandırmasında ilk sırada yer aldı. Madencilik alanında Rio Tinto, Hidroelektrik santralleri projelerinde LİMAK başı çeken şirketler olarak göze çarpıyor.